27 Aralık 2013 Cuma

Ela

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Yine aşık olmuşum farkında olmadan. Tanıyorum mu onu? Hayır. O beni tanıyor mu? Hayır. Sadece söyledim. İçimde kalacağına sevdası, söyleyeyim en azından dışarıda ölsün. Belki kurtulurum dedim.

Seviyorum ne kadar bilmiyorum ama istiyorum onu. Onun yanımda olmasını istiyorum. Neden bu diye soruyorum kendime cevap yok. Sessizlik içinde sesini, yüreğini yüreğimde hissediyorum. Belki onu bana bağlayan gözlerinin içindeki ışıktı. O kadar güzel ela gözleri vardı ki içindeki ışığı benden başka gören olmamış gibi. Seviyorum. Söyledim ona artık o da biliyor.

Beraber senaryo yazdık ve o oynadı. Çok sevinmişti. Sevgili istemiyorum ama seninle arkadaş kalmak istiyorum. Beni yere sabitleyen bir cümleydi. Seninle çok işler yapacağız sevgili olmak istemiyorum. Beraber nice senaryolar yazacağız, o oynayacak ben çekeceğim. Hep beraber olacağız ama bir kere bile onu dudaklarından öpemeyeceğim.

Hiç bir şey olmamış gibi devam edelim istedim. Sarılıp öptüm. Birlikte iyiyiz. Birbirimizi çok iyi anlıyoruz. Benimle ilk tanıştığında çok küçüksün demişti. Tanıdıkça biraz düşüncelerin çok büyük demişti.

Beni ağlatan bir kadın. Çok nadir. Defalarca ağlattı. Belki sıra onda. Ona aldığım çiçekler var evinde anı olarak saklamak istiyor, boynunda çok sevdiği bir kolyesi benden hatıra. Beni unutamaz ama ben onu? Sanki sevdiğimi biliyordu. Söyleyince hiç şaşırmadı.

Gitmek istiyorum çok uzaklara. Unutmak değil amacım kafamı dağıtmak. O ela gözleri nasıl unuturum ki ben?

Uzaktan Gelen

Yine yalnızım
Bitmiyor gece
Görünmüyor dibi
Sigaramın ve kadehin

Hisselerim körelmiş
Gördüklerim yok olmuş
Duyduklarım yalanmış
Söylediklerim anlamsız

Bir boşluk var
Önümdeki yolda
Gitsem yol yok
Yanımda yoldaş

Uzaktan gelen bir ses
Senden sanki ama
Kalbimdeki senden
Gelen sesmiş

6 Aralık 2013 Cuma

Biraz

Seni duysam yeter bana. Yüzünü unuttum neredeyse. Şarkılara benzetiyorum artık seni. Beyaz ve küçük bir şarkıyı hatırlatıyorsun bana. Hep aynı ışıklar vardı yanında. Tek renk var senin hayatında beyaz renk sadece.

Beyaz bana güven ve cesareti anlatıyor ama sana ne anlatıyor bilmiyorum. Ben kendimi kırmızı hissediyorum. Sıcak ama her yere gitmeyen. Gittiği yere çok iyi giden bir renk gibi. Beyaz ile kırmızı uyu iyi ama siyahı unutmamak lazım.

Ben sana ben kırmızıyım demiştim belki hatırlarsın. Ama sen bana siyah demiştin. Soğuk ve sessizlik gibisin o yüzden siyah renk demiştin. Ben sustum sadece. Dışarıdan nasıl görünüyorum bilmiyorum ama birisi dedi mi doğrudur der susarım.

Kıyafet seçimim renkli ve canlı renkler. Bundan hep şikayet ettin. Pembe ve tonlarında ne kadar renk varsa hepsinden tişörtüm var. Gardırobumu bir ara açıp bana bağırıp çağırmıştın.

Yeşil hissetmek diye bir terim üretmiştik ikimiz. Yardım sever aynı zamanda. Bu aralar yeşilim. Renklerin karmaşasını biz ürettik. Biraz renkli olsun dedik sadece.

Bana kızdın, küstün. Bende o günden sonra siyah renkli kıyafetler seçtim. Matem ve yas içindeyim. Sen küstün diye değil. Beni bana çok gördüğün için. Sen seni sevmezken, sen beni ben için nasıl sevsin?

30 Kasım 2013 Cumartesi

Sen

Yine hüzünlü bir akşam
Ay kabartmış göğsünü bakıyor bana
Oda görüyor senin yokluğunu
Sandalyen hala bomboş duruyor

Alışkanlık yapmış bende 
Masaya iki tabak koymak
Yanına da güzel bir çiçek 
Olmasa da senin kadar

Yatak artık çok soğuk bana
Gece senin tarafına dönüyorum
Kalbim gibi bomboş
Gitmene değil bende kalmana sitemim

Her sabah iki çay bardağı koyuyorum masaya
İki bardaktan aynı anda içiyorum
Ağzım yanıyor ama içim kadar değil
Çay sıcak sen ise soğuttun 


16 Kasım 2013 Cumartesi

Huzurumuz Kaçtı

Türkiye, dünyanın en güzel ülkelerinden biridir. Bunun en büyük kanıtı üzerinde yaşayan medeniyetlerin Anadolu’yu terk etmemek için göstermiş olduğu çabalardan ortada. Ne yazık ki bu kadar güzel olan ülkede huzur yok. Her gün çok farklı ve gereksiz bir gündem çıkıyor.

Özel hayata müdahaleler başladı. Kızlı-erkekli evde kalmak şuan ki en taze gündem. Bu bir şey değil aslında. Demokratikleşme için yapılan demokratik olmayan çabaların yanında.

Tüm bu ani değişen gerek gündemlerden dolayı artık bir dünyanın da öğrendiği bir deyim var “Burası Türkiye” diye. Huzurumuz yok. Her gün bombaların patladığı Afganistan, Suriye, Irak, Mısır gibi ülkelerde ne kadar huzur varsa bizim ülkemizde de o kadar huzur var.

Ferdi Tayfur’un Huzurum Kalmadı şarkısı kaç yıl önce yazıldığı ortada. Değişen bir şey yok o zamandan bu zamana kadar. Merkezi Avusturalya’nın Sydney kentinde bulunan Ekonomi ve Barış Enstitüsünün (IEP) son yıllarda hazırladığı “Küresel Barış Edeksi”nin 2011 yılı sonuçlarına göre Türkiye 153 ülke arasında 127. Sırada yer alıyor.

Kuruluşun internet sitesinde yayımlanan listede Almanya 15, İngiltere 26, Fransa 36, Yunanistan 65, Çin 80 ve Rusya 147. Sırada yer aldı. Ekonomik bunalım içinde olan Yunanistan bizim ülkeye göre huzurlu. Çok çabuk tahrik olan bir toplumumuz var. Bugün 65 yaşında olan Ahmet Amca bile şunu demişti bana “Genç ben ilkokulda iken de bu ülke gelişmekte olan ülkeydi. Torunum geldi 22 yaşına hala aynı yerdeyiz”.
İlk 10’a giren ülkeler sırasıyla İzlanda, Yeni Zelanda, Japonya, Danimarka, Çek Cumhuriyeti, Avusturya, Finlandiya, Kanada, Norveç ve Slovenya oldu.

Küresel Barış Endeksi, 2007 yılından beri yayımlanıyor. Endeks, ülkeleri içi ve dış çatışmalar, toplumda güvenlik, komşularla ilişkiler, şiddet, silah harcamada ve çeşitli alanlardaki özgürlükler gibi 23 kritere göre belirleniyor. Bunları tek tek incelediğimizde neden bu kadar gerideyiz çok rahat anlıyoruz. 2010 yılında 149 ülke arasında 126. ve 2009’da 141 ülke arasında 121. olmuştu.

Tecavüz, özgürlük ve demokrasi deyip özgürlük kısıtlaması olan, kitap okumayı bıraktım kenarı bir şey okuma oranını bile çok düşük. Twitter’ı kullanma oranına göre dünya 2’cisiyiz ama o kadar iyi kullanılıyor o kadar kişi arasında?

Dünyada en genç nüfus bizde neredeyse ve birçok Avrupa ülkesini korkutuyor. Gençlerin önünü kapatıyorlar. Türkiye’deki siyasetçiler bile gençler üzerinden kendilerine pay ve ay çıkarıyor. Gençlere yatırım yok ama “sözde beklenti” çok. Yatırım yapmadan kâr bekleniyor.

Son iki aydır üniversite öğrencileriyle uğraşılıyor. Gezi Parkı eylemiyle gündeme geldi dünya da gençler. Şimdi de onun acısını çıkarıyorlar resmen. İlk olarak KYK yurtlarını kız ve erkek diye ayrıldı. Haremlik, selamlık olayı gündeme geldi bakan yalanladı. Şimdi de evde kalan öğrenciler toplumun yapısını bozuyor gerekçesiyle kız ve erkek aynı evde kalamaz diyerek denetimlere başladılar.

İlk ceza 9 Kasım 2013’de Manisa’da 3 kız öğrencinin evine gece 01:30’da polis tarafından baskınla geldi. Evde 2 tane erkek var diye ceza yazıldı 88’er lira. Ceza gerekçesi “Toplumun Huzurunu Bozma”. Gençlerin evde kalması, sokakta kalması belki de dünyada tek Türkiye’nin düzenini bozuyor.

Yılardır yurtlar yetersiz, esnaf öğrenciye çok yüksek fiyatlarda mal satıyor denildi, kulak asıldı. Ne oldu da şimdi böyle oldu. Kendileri söylüyor yurtlarımız yetersiz diye ev baskını yapanlar.

Kız ve erkek arkadaş olamazmış artık. Farklılıklar bizim renklerimiz idi hani. Bir kız arkadaşımızla oturup konuşamayacak duruma getiriliyoruz. Gençlerin huzuru bozulunca düzen değişmiyor. O gençler hep böyle kalacak değil. Bir gün elbette onlarda büyüyecek. Emanetlerini unutan bir genç toplum yetiştirildi. Hatırlayanlar susturulmaya çalışılıyor. Hatırlayanlar hatırlar ama kulaklarını açan yok.

Türkiye’nin huzurunu aslında en çok biz bozuyoruz. Kendi kabuğumuza çekildik. Özümüzü unuttuk neredeyse. Bir evladını geride bırakıp bu ülke için cepheye gidenin, mermi donmasın diye yeni doğan bebeğinin üzerindeki örtüyü alıp mermiye örten bir neslin torunlarıyız. Kızlı-erkekli kalırız, arkadaşta oluruz, dostta.

10 Kasım 2013 Pazar

Ekim Ayı TÜFE, ÜFE Oranları

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), ekim ayında Tüketici Fiyatları Endeksinin (TÜFE) aylık yüzde 1,80, Üretici Fiyatları Endeksinin (ÜFE) yüzde 0,69 oranında arttığını açıkladı.

 TÜİK'in 2003 baz yılı verilerine göre, ekim ayı itibarıyla yıllık enflasyon ise TÜFE'de yüzde 7,71, ÜFE'de yüzde 6,77 oldu. Ana harcama grupları itibariyle 2013 yılı Ekim ayında TÜFE, gıda ve alkolsüz içeceklerde yüzde 3,91, ev eşyasında yüzde 1,58, lokarta ve otellerde yüzde 0,94, eğlence ve kültürde yüzde 0,62 arttı.

Ekimde aylık en fazla düşüş gösteren grup, yüzde 0,73 ile alkollü içecekler ve tütün oldu. Ana harcama grupları itibariyle Ekim ayında endekste düşüş gösteren bir diğer grup ise yüzde 0,41 ile çeşitli mal ve hizmetler oldu. Yıllık en yüksek artış yüzde 14,30 ile alkollü içecekler ve tütün grubunda gerçekleşti.

TÜFE'de, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 11,13 ile gıda ve alkolsüz içecekler, yüzde 10,14 ile eğitim, yüzde 9,42 ile lokanta ve oteller, yüzde 9,12 ile giyim ve ayakkabı artışın yüksek olduğu diğer ana harcama grupları oldu. AA Finans Enflasyon Beklenti Anketi'ne katılan ekonomistler, ekimde TÜFE'de yüzde 1,37 artış öngörmüşlerdi. Ankete katılan 14 ekonomistin ekim ayı için enflasyon beklentileri, en yüksek yüzde 1,70, en düşük ise yüzde 1,00 aralığında yer almıştı. Öte yandan ankete katılan ekonomistlerin yıl sonu enflasyon beklentilerinin ortalaması da yüzde 7,34 olarak belirlenmişti.

Ekonomistlerin, yıl sonu enflasyon beklentisi ise en yüksek yüzde 7,80 ve en düşük yüzde 6,90 olmuştu. Bu arada, eylül ayında TÜFE yüzde 0,77, ÜFE yüzde 0,88 oranında artmış, yıllık enflasyon ise söz konusu ayda TÜFE'de yüzde 7,88, ÜFE'de yüzde 6,23 olarak gerçekleşmişti.

Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) ekim ayına ilişkin Tüketici Fiyatları Endeksi (TÜFE) verilerine göre, fiyatı yüzde 62,29 artan domates "zam şampiyonu'' oldu. Domatesi, fiyatı yüzde 37,35 artan kabak ile fiyatı yüzde 37,26 artan sivri biber izledi.

TÜİK verilerine göre, geçen ay fiyatı en fazla düşen ürünlerin başında yurtiçi bir hafta ve daha fazla süreli turlar geldi. Yurtiçi bir hafta ve daha fazla süreli turların fiyatı yüzde 22,68 azalırken, fiyatı en çok düşen ürünler sırasıyla limon (yüzde 17,80), tavuk eti (yüzde 7,08), kuru soğan (yüzde 5,92), elma (yüzde 5,13), yemek odası takımı (yüzde 3,60), mücevher (altın-yüzde 3,58), mısırözü yağı (yüzde 3,31), nohut (yüzde 2,27), misafir kolonyası (yüzde 2,15), mazot (yüzde 1,75), benzin (yüzde 1,67), LPG dolum ücreti (yüzde 1,31) ve sigaralar (yüzde 0,72) oldu.

9 Kasım 2013 Cumartesi

Kâğıt ABD Doları

Bu yazıda bana göre dünyanın en gereksiz parası olan ABD doları ele alacağım. Bir çoğunuz neden en gereksiz dediğime takıldınız. Size bunu detaylarıyla biraz anlatacağım.
Bütün iktisatçılar bütün kağıt ve metal paraların karşılığının altın olduğunu bilirler. Ne yazık ki diyorum çünkü bunların bir çoğu ABD dolarının karşılığı olmadığını bilmiyorlar. 1973 yılında ki ABD’nin yayımladığı bir bildiriyi gösterene kadar.

Yeni kıta ABD’de kağıt para dönemi 1600’lü yılların sonlarında İngiliz kolonilerinin askeri maliyetlerini karşılamak için banknotlar ile başlamıştır. ABD Kongresi, 1781 yılında yeni hükümetin mali operasyonlarına destek olmak amacıyla, Philadelphia’da bulunan The Bank of North America’yı ilk ulusal banka ilan eder. 1792’de kabul edilen Tedavüle Para Çıkarma Kanunu ile ABD Darphanesi kurulur ve federal para sistemi çerçevesinde her birinin değeri altın, gümüş ve bakır üzerinden saptanan farklı değerlerdeki madeni paraların basımına başlar. 1785 yılında ABD Kongresi doları ABD’nin resmi parası olarak kabul eder. Federal hükümet ülke genelinde ilk kağıt parayı 1891 yılında piyasaya sürüldü.

II. Dünya savaşından sonra ABD dolarına altın sistemi getirildi. Böylece ABD’nin dünya hegomanyasının en önemli ayağını oluşturan ABD dolarının “dünya parası” olma yolları açılmış oldu. Mutabakata göre ABD, önceleri “sahip olduğu altın kadar dolar” basacaktı ancak bu elbette bu şekilde olmadı. ABD, cari açığı kapatmak için para basıp bunu dünyaya ihraç etmeye başladı. 1973 yılında ise “altın endeksi olmaktan kurtulan” dolar artık ABD’nin sahip olduğu altın karşılığı değildi. Böylece ABD Doları, onu “rezerv” ve “takas aracı” olarak kabul eden başta ülkemiz olmak üzere bütün ülkelerin Gayri Safi Mali Hasılatı (GSMH)’sı karşılığında basılıyor.

ABD, dünyadaki üretimin ortalama olarak her yıl üçte birini tüketmektedir. 2005 yılı için 12.455 trilyon dolara denk gelen bu tüketim, dünya üretimimin üçte birine denk gelirken, bu tüketimi dünya nüfusunun sadece %4.5’i yapmaktadır. Bunun karşılığında ise dünyaya, cari açığını kapatmak üzere kendi parası yani “kağıt” vermektedir.

ABD’nin basmış olduğu dolar 2004 yılında dünyada dolaşımında yaklaşık 950 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor. Bu miktarın 2/3’ü ABD dışındadır. Bu miktarın yaklaşık %75’i Çin’in elinde bulunmaktadır. Bu da ABD tarafından korkulan bir senaryoyu ortaya çıkarıyor. Çin tüm doları ABD’ye getirir ise ülkenin ekonomik olarak yok olmasından korkuyorlar. 2008 yılındaki patlayan şişirilen ekonomi balonu patladı ve büyük şirketler el değiştirdi. Çin iş adamları tarafından satın alınmasını engellemek ellerinden geleni yaptılar.
Birçok ülke yeraltı ve yerüstü zenginliklerin bir kâğıttan farksız olan ABD dolarıyla takas yapıyor. En kötüsü ekonomiye yön verenin hiçbir değeri olmayan bir kağıt parçasının para olarak kabul görülmesidir.

7 Kasım 2013 Perşembe

Hoş Geldin F(H)EMEN

FEMEN 2008 yılında Anna Hutsol tarafından kuruldu. Anna Hutsol grubu kurduktan sonra FEMEN grubunu ülkelerindeki aktivist kadınların azlığından ve erkek odaklı olan Ukrayna toplumuna tepki olarak kuruldu. Grubun uluslararası ajansları, cinsiyet ayrımı ve diğer uluslararası sosyal sorunlar hakkında yaptığı eylemler vardır. Grup özellikle seks turizmine tepki olarak üstsüz yaptığı eylemlerle tanındı. Kah bir kürk eyleminde, kah bir İslam ülkesinde cezm'i protesto etti.

İlk yaptıkları eylemlerde etraftan hiç dikkate alınmadılar. Ülkelerindeki seks turizmi ve yok sayılan kadın haklarına karşı eylemleri sessiz kalıyordu. Taki üstsüz eylem yapma kararı alana kadar. Grup bunu "erkeklerin dikkatini çek istedik. Onlar da en çok kadınların göğüslerine bakıyor. Bizde sloganlarımızı vücudumuza yazarak onların dikkatini çekmek istedik" şeklinde açıklamaları oldu.

Bizim ülkemizde de FEMEN yakından takip ediliyor HEMEN grupları tarafından. HEMEN, bu grubun eylemlerini yakından takip eden bir sözde erkeklerin olduğu bir grup aslında. Eylemlerden çok kadınların göğüslerine bakıyorlar. Yaptıkları eylemler umurlarında değil. Türkiye'deki kadına şiddet, çocuk istismarı, çocuk yaşta evlendirilen kızların ailelerini protesto etmek için 8 Mart 2012 tarihinde İstanbul Sultanahmet Meydanında eylem gerçekleştirmek için geldiler ama eylemleri bir dakika sürdü sadece. Polis tarafından hemen sınır dışı edildiler.

FEMEN Türkiye'ye geldi. HEMEN'leri yormayacak artık. Hep beraber aynı meydanda olacaklar. FEMEN twitter hesabından Türkiye'ye açıldığını duyurunca Türkiye'den yaklaşık 10 bin kişi FEMEN hesabını takibe aldı. Türkiye'de Güntülü ilk fotoğrafı paylaşınca kendi hesabından 10 binler yine oraya yöneldi.

FEMEN bilmiyor Türkiye'yi orası kesin. Google'da "porno" ve "seks" sözcüklerini aramada dünya 5'incisiyiz. Kadına değer veriliyor burada. Burası her Türk'ün asker doğduğu bir kahramanlar yatağı tabi 600 bin asker kaçağı var onlar ayrı tabi. Cennetin annenin ayaklarının altında olduğunu bilip annesini para için öldürenlerin bulunduğu bir yer olduğunu unutmamak lazım. Muhafazakar bir toplum burası. Küçük semtlerde küçük kızlara topluca tecavüz edildiği yer. Kadının değer verilir. Her iki kadından birinin dayak yediği ve tecavüz edildiği yer. Kadın-erkek eşitliğinde 136 ülke arasında 120'inci sıradayız. Yabancıyı sever misafirperver bir ülke burası. 5 ülkeyi otostopla gezip Türkiye'ye geldiğinde tecavüz edilip üstüne de başını taşla ezip öldürdüler. Çok namuslu bir ülkeyiz. Kayınpederinin ördeğine tecavüz eden 4 çocuk babası 50 yaşındaki "adam" gibi. Ördek, ameliyatla kurtarıldı ama sahibi tarafından "namusu bozuldu" gerekçesiyle kesilmekten kurtulamadı. İşiniz zor FEMEN. Ama iyi ki geldiniz İhtiyaç çoktu size. Hoş Geldiniz.

1 Kasım 2013 Cuma

Mutlu Olmak İçin Bahanen Yok

Öyle zamanlarda öyle şeyler yapmak isteriz ki kendimizi mutlu hissedebilelim. Kafamıza bir şey takmadan her yere gidelim. Atlayalım bisikletlerimize gidelim. Kaybolalım kendi dünyamızda. Yanımıza bir tek sırt çantamızı alalım.

Çok zor değildir kafaya bir şey takmamak. Keyfimizin kahyası olmalı ve o kahyayı dinlemek lazım ara arada olsa en azından. Bazen içimizdeki çocuğun çığlıklarına kulak vermeliyiz. Onu dinlemek gerekir. Aradığımız huzur belki oradadır da biz göremiyoruz. Bir yerden birileri bize sesleniyor ama biz duyuyor muyuz onları hiç?

Huzuru dışarıda arayacağımıza açık bir baksak içimize. Huzur içimizde bir yerde ve görmüyorsak eğer harcadığımız çabanın ve yaşadığımız acıların bize zararı yok mu? Üzülüyorsak suç bizimdir. Kendimizde aramalıyız tüm hataları. Kimsenin suçu değil mutsuzluğumuzun. Mutsuz isek tek suçlu biziz.

Çevre yapacağım, işimi büyüteceğim diye diye ne kadar mutsuzluk yaşadıklarımızı biliriz. Sonrasında başardık en azından mutlu olmak gerekir ama yine mutlu olunmuyor. Çünkü mutlu olmak için yaptıklarımızın sonunda yine mutsuzluk var. Mutluk olmak ikili elinin arasına aldığın kafanın içindeki fikirlerde ve bastırılmış duygular yatar.

Çok mu için sıkılıyor. Git bir çadır al dört kişilik. Dört kişi den az olmasın. En yakın arkadaşlarını ara hemen. Sonra birer bisiklet kiralayın ya da satın alın hafta sonunu beraber geçirir istediğiniz gibi. Sonra işinizin başına dönünce ne kadar mutlu ve huzurlu olacağınızı göreceksiniz. Para yok demeyin. Biz nelere para veriyoruz. En basiti akılsız telefonlara neredeyse iki maaşın kadar para yatırıyorsun. Mutlu olmak için bahanen yok senin.

30 Ekim 2013 Çarşamba

Pamuk Şekerim

Havalar soğumaya başladı. Sen üşürsün bilirim. Soğuğu hiç sevmezsin. Üzerinde kalın bir kıyafet giymeyi hiç sevmedin. Tabi "ne de olsa Akdenizliyiz biz" diye hemen laf söylerdin bana. Artık elinden nane-limon eksik olmaz hiç senin. Sevmedim hiç nane-limonu. Annem gibisin sende. Sevmediğim şeyler üzerine hep ısrar ediyordun. Hepsi bundan dolayı gitmemin nedeni.

Seni bıraktım geride. Nedenini hep sordum ben cevap vermedim hiç. Çünkü hazır değildim bunları söylemeye. Seninle ben diye bir gerçek varken sen "biz" dedin. Hiç fark etmedin ben hep soğuk davranmıştım ve seninle konuşurken hiç "biz" ile başlayan bir cümle kurmadım ve kurmamda.

Hep benim korkak olduğumu düşündün. Bu konuda hiç haksız değildin. Korkuyorum artık birisinin beni incitmesinden. Yeteri kadar yara var benim üzerimde yeni bir tanesine daha gerek yok. Seni üzmemek için gittim. Gelmem geriye. Kapattığım kapıyı açmam ben. Hele ki o kapıyı kapatırken arkama bakmamış isem.

İstediğini almadığında yaygarayı koparan küçük bir çocuk gibiyimdir aslında. Şekerim yere düştü. Ağlamak istedim ve ağladım. Topum patladı yenisini alan olmadı. Pamuk şekerim bitti ben tadını alamadan. Pamuk şekerini severim. Yerken her yerim yapış yapış olabilir ama onun ağzımda bıraktığı haz bambaşka tıpkı senin kalbimde bıraktığın gibi.

Gitmek bana yakışır sadece sana değil. Pamuk şekerimi arıyorum ben bitmeyecek hiç. Hiç büyümeyen o küçük çocuk benim. Nerede bir pamuk şekeri satılsa almak isterim. Pamuk şekerleri bitmesin. Aradığım o. Sadece bir pamuk şekeri. Pembe ya da sarı renkte. Tatlı bir pamuk şekeri. Tabi ki de yanımda birisi olsun isterim bana pamuk şekeri alabilecek. Sen alamazdın bana pamuk şekeri ondan gittim. Ben pamuk şekersiz yapamam.

20 Ekim 2013 Pazar

Sevgi ve Güven İlişkisi

Sevmeyi engelleyen temel nedenlerden biri de karşımızdaki insana duyduğumuz güvensizliktir. Çünkü insan güven duyduğu bir insana sevgisini rahatça akıtabilir.

İnsanı güvensizliğe iten sebepler nedir? İnsan neden bir başkasına güven duymaz? Bu soruların cevabını o insanın daha önce geçirdiği deneyimlerinde ve bu deneyimlerden ürettiği yargılarında aramak gerekir. Eğer bir insan ilişkilerinde karşı taraftan devamlı darbeler yemişse, çeşitli yargılar içinde olması da doğaldır. Ama bir ilişkiden vardığı yargıyı, bütün insanlara karşı kullanması ne kadar sağlıklıdır? Bir yargıdan başka bir yargıya geçiş.

Bir insanı güvensizliğe iten nedenlerin başında, onun, daha önceki ilişkilerinden getirdiği korkuları yatar. Bu korkular, aldatılma korkusu, terk edilme korkusu, sevgi alamama, aşağılanma vesaire olabilir. Bu tür korkular insanın, diğer insanlara yaklaşmasını engeller ve dolayısı ile onlara karşı içindeki sevgiyi çıkarmakta zorlanır. Böyle bir insan, girdiği ilişkilerde hiçbir zaman mutlu ve başarılı da olamaz. Sevginin akıtılmaması insanı zamanla daha da çok bunalıma iter.

Demek ki insanın sevgiyi yaşayabilmesi için ilk önce onu güvensizliğe iten korku engelini aşması gerekir. Bunun için ön yargılarımızı bırakmalıyız. Korkunun yıkıcılığından kurtulup, sevginin yapıcılığına ulaşmanın yollarını aramalıyız.

6 Ekim 2013 Pazar

Ardıma Bakmadan Geldim

Bugünlerde çok bitkin ve yorgun hissediyorum. Nedenini bilmiyorum ama ben havalardandır diyip geçiyorum. Havalar birden soğudu tıpkı manavdan aldığın elmayı direkt derin dondurucuya atmak gibi. Soğuk iyidir ama sensiz soğukluk hiç de iyi değil.

Soğudu artık geceler. Yatakta tek başıma üşüyorum. Kollarım birisini arıyor yatakta. Sarılmak istiyorum. Sarılmaya o kadar ihtiyacım var ki bunu ancak sarıldığımda anlayabilirsin. Seni arıyor kollarım sarılmak için. Sarılmak istiyorum. Sıcaklığınla ısıt kalbimi.

Sen üşüyorsundur şimdi oralarda. Hep üşüyordun sen. Bu yüzden hep yatakta bana sarılırdın her zaman. Sen sadece üşüdüğünde sarılıyordun. Ben ise seni istediğim her zaman sarılıyordum. Belki de bu yüzden gittin. Seni hep istediğim içindendir gidişin. Nereden bileyim. Konuşmadan gittin.

Artık bende senin gibi yapıyorum. Üşüdüğümde sarılabiliceğim birisini arıyorum. İstediğim için değil. Tıpa tıp aynı senin gibi üşüdüğümden. Geçen gün durakta otobüs bekliyorum. Hava alacakaranlık oldu neredeyse. Havaların birden soğumasından dolayı üzerimde hala tişört vardı. Bir kız geldi o da benim gibi üşüyordu. Belliydi dişlerinden ses geliyordu. Bu sesin biliyordum kendimden. Bende de aynısı vardı. Üşümüştük ikimizde belliydi. Ben hiç kafamı çevirmedin ondan yana. Nasıl birisi? Kim? Hiç bir fikrim yok. Sonra bir ses duydum.

- Hava çok soğuk ve üşüyorum bana sarılır mısınız? diye. Ürkek ve aynı zamanda huzur veriyordu. Kafamı çevirdim ve o masum gözleri karşımdaydı. Onun gözlerine bakınca hemen duygulandım gözlerim yaşardı. Ne olduğunu anlamasın diye hemen "Soğuktan gözlerim yaşardı" dedim
- Sorun olmasın sonra? dedim. Neden bunu dediğimi bilmiyorum ama dedim bir kere. Sonra ağzımdan "Bende çok sarılmak isterim ama üşüdüğüm için değil" dedim.

Yavaşça yerimden kalktım ve onun yanına oturdum. Sol kolumu kaldırdım ve tıpkı bir kuşun yavrusunu kanatları altına alırcasına sokuldu bana. Teşekkür etti. Gözlerini beni o kadar etkiledi ki bir anlık uzunca bir göz göze bakışmamız oldu. Sonra ne oldu bilmiyorum ama dudakları dudaklarımdaydı.

Üşümüyorduk şimdi tam aksine birden bir ateş sardı ikimizi de. Elimden tuttu. "Sakın konuşma. Gideceğimiz yere kadar konuşma asla" dedi. Ben sustum. Otobüse bindik el ele. 15-20 dk sonra bir durakta durduk ve bir ara sokağa girdik. Çantasından bir anahtar çıkardı ve hemen köşedeki apartmanın kapısından içeri girdik. Asarsörü çağırdı. 2. kata çıktık. Evinin kapısını açtı. "Şimdi konuşabiliriz" dedi. "Senden neden etkilendim bilmiyorum ama ısıttın sen beni" dedi. Ben konuşmuyorum anlamsız geliyor konuşmak adeta. Tekrar öptüm onu. Biraz öpüştükten sonra ayrıldı hemen mutfağa gitti. Kahve için su ısıtmış. 2 dk sonra elinde 2 kupa kahveyle geldi. Yanıma oturdu kupanın birini bana verdi ve sarıldı.

Sonra kulağıma fısıldadı "Isınmak istiyorum. Sevgi ile ısınmak. Sende bu güç var biliyorum " dedi. Sonrasını hatırlamıyorum ama şuan yanımda. Seviyor muyum bilmiyorum ama bu soğuk havalarda iyi gidiyor. Zamana bıraktım. Ne zaman git derse giderim ardıma bakmadan. Çünkü ardıma bakmadan geldim  ben.

26 Eylül 2013 Perşembe

İki Yol Olsun

İki yol olsun isterim hep önümde seçebileceğim. Birinden ben gideyim diğerinden sen git. Hiç anlaşamazsak ikimiz bir yoldan gidelim. Ama iki yolumuz olsun önümüzde hep beraber olmamız için birlikte. Sen ol yeter belki bana yolun önemi yok ama yol olursa mutluluğumuzdan kıskansınlar.

Elimde çay bardağı. Gözlerimin önünde masmavi Akdeniz. Çayı yudumluyorum o sıcaklığa rağmen çay içimi serinletiyor. Çünkü senin geleceğini biliyorum. Çayda biliyor geleceğini. Denize bakıyorum sonra gözlerinin içine. İkisi de aynı renk. Senin ki daha güzel. Çünkü o gözler bana bakıyor. Deniz herkese bakıyor.

Kumsalda dikkatimi çeken bir yer var. Sevgilisi olanlar oradan gidiyor. Olmayanlar başka yoldan. İki yol var orada. Merak etmiyor değilim. İçim içimi yiyor. Sana söylemek istemiyorum. Ama gitmek istiyorum. Seni yalnız bırakmak istemiyorum. Birden kabalaşıp elinden tutup yürümeye koyuldum.

Korktu ama ona sarılınca korkusu geçti. Aşağıya indik sahile. O yolların olduğu yere doğru gidiyorduk. Arka arkaya gelen soruları duymazdan geliyordum. İçimden gelmiyordu sorularına cevap vermek. Susmayı tercih ettim. Sarmaş dolaş sahile indik.

Denizdeki rüzgarla saçları dans ediyordu. Çok daha güzel göründü bana. Yine fark ettim yanımdaki deniz bana daha yakın. Yakınlığını bilerek dudağından öptüm. Çok şaşırdı. Birden. Hiçbir şey yokken öptüm.

O yolun olduğu yere gittik. Ben iyice sıkı sarıldım ve yine öptüm. Beni biraz kendinden uzaklaştırdı. "Buraya neden geldik" diye sordu. Burada iki yol, iki kolumun arasında sen, iki mavi arasında ben varım. Hep ikiliklerin arasında kalırsan rahat edersin. İkiliklerden biri giderse diğeri sana yoldaş olur. Daima seninle olur. Giden gitmiştir çünkü. Sen gidersen denizde olurum ben hep. Kendimi kaybetmiş. Bu yollardan birisi denize çıkıyor. Diğeri kayalıklara. Yol tercihi senin. İki yol olsun yeter sadece...

4 Ağustos 2013 Pazar

İsterim

Öyle zamanlarda öyle şeyler yapmak isteriz ki kendimizi mutlu hissedebilelim. Çok üzgün ve mutsuz olduğumuzda bir çoğumuz çikolataya kendini kaptırıyor. Ben biraz daha farklı. Beni üzen ve mutsuz eden insanlar olduğu için yine tedavisini insanlardan bulurum. Ama direkt değil tabi. Kitap, müzik, film ya da kahve eşliğinde konuşmak. Ya kendi kendime konuşurum ya da karşıma birini alırım konuşurum o beni dinlemese bile yeter ki orada birisi olduğunu bileyim. En çok müzik dinlerim. Aynı anda başka bir işi de yapmana imkan verir. Avril Lavigne, Katy Perry, Zaz ve son zamanlarda da Riff Cohen ve Emmelie de Forest dinliyorum.

Avril ve Katy'nin yeri ayrıdır bende. İlk yabancı müzik olarak onların şarkılarını dinleyip ezberledim. Katy'nin Firework şarkısı ile kendime olan güvenim artıyor her dinlediğimde. E.T. şarkısı ise daha güçlü yapıyor beni. Avril'ı genelde çok üzgün ve hayallerimin yıkıldığı anda dinlerim. Çok neşeli şarkıları da var üzgün yapan şarkıları da. Wish You Were Here her zaman beni ağlatır ve kendime getirir. Smile kalkıp yerimden gitmemi söyler bana istediğim yere. Zaz, daha cool olmamı sağlıyor. Je Veux şarkısı dilimden düşmüyor hiç. Çok samimi kendisi bunu şarkılarına da yansıtıyor zaten. Riff Cohen bana "koyver gitsin dünyayı sen mi kurtaracaksın" diyor tüm şarkıları ile. Emmelie de Forest ise tecrübe olmadan başarıyı anlatıyor. Benimle aynı yaşta. O da 1993 doğumlu ve başarıyı yakaladı ve gönlüme kadife sesi ile taht kurdu. Only Teardrops şarkısı ile eurovision da birinciliği aldı. Aynı zamanda bir çok kişinin de gönlünü. Göz yaşlarımızın geriye kaldığını bize hatırlattı tekrardan. Tüm bu bayan şarkıcılar ve sanatçılar benim kalbimin en iyi yerinde yer alıyorlar. 

Kolay kolay olmasa da film izlerim. Arşivim var ama yine de seçmekte zorlanıyorum. Üzgün olduğumda rast gele bir film açarım. Genelde hep dram izlerim. Çünkü dram bana güç veriyor. Sevdiğim bir çok oyuncu ve yönetmen var. Hiç birini birbirinden ayırmam ben. Hepsini yanımda isterim ben. Beni ağlatan filmleri tekrar tekrar izlediğim olmuştur. Arka arkaya Audrey Tautou'nun "Kayıp Nişanlı" filmini izlemişimdir.

Kitap. Belki de beni bambaşka dünyaya götüren, orada yaşamamı sağlayan tek şeydir. Kitap olmadan asla. Kitap okumayan insanlarla aynı ortamda bulunamıyorum istemeden. Kitap başka bir dünyada tek başına yaşamanı sağlar. Kendimi kaybettiğimde, kendime bir format atmak istediğimde hemen elime bir Elif Şafak kitabı alırım. Denemelerini okurum kendime format atmak için. Kendimi bambaşka bir dünyaya teslim etmek için romanlarını okurum hemen. Çok çabuk biter. Kişisel görüşleri çok hoştur. Hep eşitlik ve birlikten bahseder. Birey birey olsun ki toplum toplum olur der gibi bir çok yazısı. İlham aldığım yazarın en başında Elif Şafak gelir. Onunla karşılıklı oturup günlerde tartışmak istediğim çok konu var. Hiç bıkmam onunla konuşmaktan. Hande Altaylı az da olsa iyi kitap yazıyor. Onunla kitap fuarında tanışmıştık. Ayak üstü biraz sohbet ettik ama o sohbet kadar tatlı bir şey olmadı hayatımda. Tadı damağımda kaldı resmen. Bir gün tekrar karşılaşırsam yemeğe davet edeceğim Hande'yi. Çok tatlı ve olgun bir bayan. Öyle bir eşim olsun istemişimdir. Kalemi de aynı zamanda hem güldürüyor hemde ağlatıyor. 

Kahve. Belki de en çok onunla baş başa kalmışımdır. Her yağmur yağdığında kahvemi kucağıma alır gözlerimi kapatıp düşünürüm. Yağmurla kahve en iyi dosttur benim için. Herkes kitaplarını kahve içerek okurum ama ben kahveyi sadece düşünmek ve hayal kurmak için kullanıyorum. Kitabımı çay ile beraber okurum. Kahve yalnızken daha iyi gidiyor. Kahvemi içip konuşmak istediğim birçok insan var ama bunlardan birisi kardeşimden daha yakın hissettiğim ama daha oturup konuşamadığım Neşe'dir. Adı gibi insana neşe veriyor. Onunla twitter sayesinde tanıştım. Belki de twitter'ın en büyük hediyesidir o bana. Neşe olmasa kimse beni anlamayacak twitter ortamında. Onunla kahve içip sonra yanına oturup omzunda ağlamak istiyorum. Beni dövmesini istiyorum bir yandan da. 

Her şey için bir şeyim var. Bunların hepsi kalbimde. O yüzden kalbime kimseyi almıyorum. Yeteri kadar iyi insan var orada. başkasına gerek yok. Sonradan gelecek olan kişi beni çok üzeceğini biliyorum o yüzden de kapalı kalbim. Bunlar bana yetiyor. Kulaklığımı takıp müziğimi dinleyip kahvemi yudumlayıp filmimi izlerim. Sonra da açarım kitabımı okuyup Neşe ile ağlarım. Ben buyum işte. Hayatıma hep bir kadının yön vermesini istemişimdir. Saflık ve masumiyetin simgesidir kadın.

25 Temmuz 2013 Perşembe

Sen Gittin

Hiçbir şeyin anlamı yok aslında sen gittikten sonra bu evden. Kapıyı sessizce açıyorum yan komşu rahatsız olmasın diye. Sen varken öyle miydi hiç? Ben geldim diye seslenip hemen üzerime atlar öperdin uzun uzadıya. Sanki uzun bir zaman sonra tekrar karşına çıkmışım gibi. Eskisi gibi değil artık hiçbir şey.

Kahvaltı yapmıyorum. Çünkü saat 12 de uyanıyorum. Akşam yemeği yemiyorum. Çünkü saat 4 de uyuyorum. Film izlemiyorum. Çünkü biliyorum her filmde bir sen vardı. Kitap okumuyorum. Çünkü tüm kitaplardaki bir karakter sendin. Artık yatağa gidip uyumuyorum. Çünkü yatakta kokun var senin hala. Değiştirmiyorum da yatağı. Bazen o kokuya çok ihtiyaç duyuyorum.

Kanepede uyuyorum. Bizim kanepemiz karşımda ona bakarak her gece ağlıyorum. O kanepenin dili olsa da konuşsa bir benimle de anıları yad etsek. Evde rahat uyku yok bana. İşten de çıktım. Kendimi eve kilitledim. Tam bir ay oldu güneş yüzü görmeyeli. Telefonla sipariş veriyorum hep. Çöpleri dışarıya atmıyorum belki beni öldürürler diye.

Dün yine seni çok özledim. Gittim yatak odasına sen kokuyordu. Sen gittiğinden beri ilk kez bu kadar çok özledim seni. Elimdeki şarap şişesini yere atıp odadaki tüm kokunu içime çektim. Sonra yatağa doğru yürüdüm. Birden gülüşlerin geldi gözümün önüne. Nasılda içten bir gülüşün vardı. Oydu beni sana bağlayan belki en güçlü silah. Sen gittin ben bittim. Yatağa oturdum. Çarşaf hala sen kokuyor buram buram. Burnuma yaklaştırdım ve ağlamaya başladım. Kafamı yastığa koydum. Baktım olmadı uyuyamıyorum sen varsın diye. Senin yerini doldurabilmek için yatağa çapraz yaptım. Sırf yatak bilsin istedim senin olmadığını. Hep kızardın bana çapraz yattığımda. Şimdi de gel kız. Kavga edelim. Komşuları başımıza toplayalım ama yeter ki sen gel. Sensiz bu evin sesi yok.

Beraber aldığımız çiçeğimiz bile kurudu sen gittikten sonra. Sen bu evin ve benim yaşam kaynağımdın. Kaynak kurudu, bitki kurudu, ben öldüm. Sen gittin, hayatım artık iki renkten ibaret oldu. Siyah ve Beyaz...

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Günlük

Yasemin, babasını küçük yaşta kaybetmişti. Babası balıkçılık yapardı. O da annesi ile babası ayrı yaşadığından hep babasıyla kalırdı annesi başka birisiyle evlenmişti. Küçüklüğünden beri hep denize gelirdi. Ne zaman morali bozuk olsa, kendini ne zaman kötü hissetse hemen denize gelir. Yine bir gün morali çok bozuktu. Sevgili tarafından aldatılmıştı. Hiç yanından ayırmadığı günlüğünü kaybetmişti. Deniz kıyısında ayağına dalgalar çarparak yürüyor. Sonra az ileride daha önceden yaptığı bir hatadan sonra orda kalan günlüğünü görüyor.  O hata masumca birisini sevmek ve ona her şeyi ile güvenmekti. Birden eline günlüğünü alıyor ve okumak için biraz uzaklaşmak istiyor. Günlüğü okumak için limana gider. Orada günlüğü karıştırır ve hiç unutamadığı yeri okumaya başlar ve o günü hatırlar.

Günlükte yazan yazı;
Sevgili günlük,
Bu gün hayatımın en kötü gününü yaşadım. Belki hayatım boyunca böyle şeyle kaç kez karşılaşacağım ama bunu asla unutmayacağım. Beni aldattı o. Onu çok sevdim hala da seviyorum ama beni neden aldattığını bir türlü anlayamadım. Aldatıldığını öğrendiğimde dünyanın sonu geldi artık benim için gözüm karardı. O an hayat benim için bitmiş gibiydi. Sol yanım çok acıdı. Gözlerim doldu ama ağlamadım. Bunu telefonundan değil de kendi ağzından ‘’ben başkasını seviyorum’’ demesini tercih ederdim. Benim için artık hayat bitti ve artık kimseyi sevmeyeceğim…

….

Ben hayatım boyunca bir kişi sevdim. Kulağa tuhaf geliyor ama benim hayatım 18 yıl ki…



Yasemin masada arkası dönük oturur. Anıl’ı bekler. (Mekân da Avril Lavigne – Wish You Were Here şarkısı çalar.) Şarkının yarısında Anıl gelir. Sıcak bir karşılama yoktur eskiye göre.  Bir gün öncesinden Anıl, Yasemin’in çağırmasına rağmen gelmez. Moral sıfırdır Yasemin de. Anıl’a kızmış durumdadır. Daha sonra Anıl karşısına geçip oturur. Yasemin’in elini tutmak ister. Yasemin elini kaçırır. Garson sipariş için gelir. İkisi de bir ağızdan kahve söyler. Garson siparişleri alır. Bu arada ikisi de gözlerini birbirinden kaçırır. Garson siparişleri getirir. Anıl konuşmaya girmek için Yasemin’in üzerindeki kıyafet dikkatini çeker ve ona yakıştığını söyler. Yasemin sadece kızmış gözlerle bakar Anıl’a. Kahveden bir yudum aldıktan sonra Anıl lavaboya gitmek için masadan kalkar. Yasemin Anıl’a arkasından bakar. Daha sonra telefona mesaj gelir. Yasemin merakla telefonu eline alır mesajı açar. Telefona Ayşegül diye birinden mesaj gelir ve mesajda ‘’Bir daha ne zaman buluşuyoruz?’’ yazar. Yasemin’in yüzü asılır ve artık Anıl’dan nefret eder. Telefonu tekrar yerine koyar. Anıl gelir masaya oturur ve Yasemin Anıl’ın üzerine kahveyi döker. Anıl ne olduğunu anlamaz ve Yasemin’e sorar ‘’Ne oldu?’’. Yasemin telefonu alır ve Anıl’ın üzerine atar ‘’Buna bak anlarsın hayvan’’ der. Anıl telefona bakar ve Yasemin masadan kalkar. Anıl, Yasemin’in elini tutar gitmesini istemez. Yasemin elini çeker. Anıl bu sefer kolundan tutar ve Yasemin bunun üzerine Anıl’a tokat atar. Yasemin ağlamaya başlar ve mekânı terk eder. Anıl arkasından bakar Yasemin ağlayarak koşar. Yasemin’in aklına o eski günlerde deniz kenarında sarmaş dolaş gezdikleri, salıncak da sallandıkları o mutlu anıları aklına gelir. Yasemin ağlamaktan artık yorgun düşer ve kendini deniz kenarı atar. Hiçbir zaman çantasından çıkarmadığı günlüğünü çıkarır. Biraz ilerler ve aklına bunları yazmak gelir. İlk sayfaya yazar ve ikinci sayfayı karalar. Kalemi ve defteri yere atar.


Artık onun için hayat bitmiştir. Bu dünyayı terk etmesi gerektiğini düşünür ve denize doğru yürür. Artık her şeyi geride bırakıyor. Kendini, geçmişini ve geleceğini… Denizin içinde kayboldu. Artık nefesinin bitmesini bekliyordu nerden çıktıysa birden sahilden birisini bunu denizden çıkarmak için denize atlar. Yasemin’i denizden çıkarır ama bayılmış durumdadır. Adam yuttuğu tüm suyu çıkarması için uğraşıyor. Biryandan da tokatlayarak kendisine getirmeye çalışıyordu. Yasemin gözlerini açtı ve yine o kirli dünya o güzel gözler bakıyordu ne yazık ki…


Tüm bunları yazdığı günlüğüne son bir kez daha bakar Yasemin. Günlüğü kapatır ve tüm bunların geçtiği yere doğru bakar fenerin oradan. Yeni bir hayata başlamak istiyordu. Bunun için ilk yapması gereken elindeki günlükten kurtulmaktı. Bunu yaptı ve günlüğü denize attı. Denize atmadan önce günlüğü oraya yazdığı bir sözü aklına geldi.


-GEÇMİŞDEKİ HİÇBİR HATANIN TELAFİSİ YOKTUR, PEKİ YA GELECEKTEKİLERİN?-


6 Temmuz 2013 Cumartesi

Sevdiğin İçin Sev

Yine erken uyandım. Ne zaman uyuduğumu hatırlamıyorum. Tek hatırladığım omzumun üzerinden büyük bir yükün kalktığı ve aynı zamanda kafamın daha da rahatladığıdır.

Hafiften gün ağarıyor. Sıcak olacağı güneş doğarken belli havanın. Temmuz ayındayız ama hafiften bulut var havada. Yağmur ben geleceğim diyor adeta bulutlarla dans ederken. Yatağımdan kalkıyorum. Yine üzerimde bir şey olmadan uyumuşum. Gece camı açık bıraktığımı hatırlıyorum ama kapalı. Cana doğru yöneldim. Camı açtım. Tertemiz bir hava girdi pencereden içeri. Ruhumu teslim aldı. Beni alıp götürdü ormanın içindeki soğuk suyun bulunduğu dereye. Gözlerimi açınca fark ettim hafiften başlamış yağmur.

Yağmur yağınca bir toprak kokusu yükselir burnunuza. O koku size nereden geldiğinizi hatırlatır. Huzur kaplar içinizi amaçsızca. Mutlu olursun nedensiz. Tıpkı aşık olduğun an gibi. Ya sıcaktan ya da havanın kanı kaynatmasından mı bilinmez, insan en çok yazın sevgilisi olsun ister.

Yazın her şey seninle. Bir sabah kalkıp alırsın tüm eşyalarını gidersin ormana çadır kurarsın. Giyersin mayonu denize koşarsın yataktan kalkar kalkmaz. Tüm bunları yalnız yapmak istemezsin. Yanında hep birisi olsun, elini tutsun ve seni senle yaşasın istersin. Ya ararsın onu ya da o gelip bulur seni hiç beklemediğin bir zaman yağmurlu bir sabah kapında.

Ben yağmura dalıp gitmişken hafiften kapının zilini duymamışım. Birisi hem zile basıyor hem de kapıyı yumrukluyordu. "Geliyorum" diye bağırdım sesi kessin diye. Beni duymuştu. Ses kesildi. Kapıya doğru gidiyordum. Birden ayağıma kedim Fatmagül dolandı. Sevmemi istiyordu kendisini. Bende kucağıma aldım onu çok mutlu oldu. Çıkardığı hırıltıdan bunu anlayabiliyordum.

Kapıyı açtım. Kim olduğunu göremeden boynuma sarıldı birisi. Ne olduğunu anlayamadım. Kim olduğunu anlamak için kendimden biraz iteledim onu. Sonra baktım "o" muş. Ne oldu diye sorunca ağlamaya başladı omzumda. Sonra on dakika hiç susmadan içini döktü beni. Bende dinledim aynı zamanda da dinlemiyordum onu. Konuşuyordu bende anlamaya çalışıyordum onu. Ne anlattığın kendisi de bilmiyordu belki. Ama hep şu kelime çıkıyordu durmadan " Sev Beni" diye.

Sevmeyi değil sevilmeyi öğrenmeli ilk önce insan. Herkesi seversin ama seni herkes sevmez. Birisi sever, sen de onu seversin. Ya sevileceksin ya da hep sen seveceksin. Aynı yağmurun toprağa ilk kez düştüğünde etrafa yaydığı koku gibi. Toprak mı seviyor yoksa yağmur mu seviyor anlamak zordur. Ama ikisinden birisi hep çok sever diğerine göre. Sevgi karşılıksızdır. Sevdiğin için sev, sevildiğin için değil...

30 Haziran 2013 Pazar

Sen Değiştirdin

Seni gördüm dün rüyamda. Masum gülüşün vardı yine ama bu sefer o gülüşün bir hüznün üzerine örtülmüş gibiydi. Gülüyordun ama gözlerin ağlıyordu içten içe.

Utanmıyor idin benden her zamanki gibi. Soyunmuştu ruhun karşımda. Biliyordum. Tanıyordum seni ama gözlerindeki sen sen değildin. Çok mu zaman geçti ki sen değiştin ya da ben seni fark etmiyordum? Hiç merak etmedin beni. Üzmedin beni ama üzmekten beter ettin, ağlatmamışdın beni ama ağlatmaktan beter ettin, dövmedin beni ama dövmekten beter ettin. Tek yaptığın beni karşından gelirken görmezden gelmen idi.

Sana göre birisini görmezden gelmek çok kolay. Susmadım hiç hep sana söyledim "seni sevdiğimi" ama bana hiç bir şey demedin. Sevmediğini söylemedin. Sevdiğini de. Yokmuşum gibi davrandın. Beni yok saydın ama sen unutma yoklar ülkesinde yaşıyoruz. Sende yoksun benim için artık. Sırf sen yok saydın diye değil artık ben ben olmadığım için.

Artık telefonumu hep kapalı tutuyorum. Bilgisayarın başında fazla vakit geçirmiyorum. Kendi ufak değişiklikler yapmaya başladım. Spor yapıyorum artık düzenli olarak. Saçımı da uzatmaya karar verdim. Aralıklar ile taktığım küpemi artık daima takmaya karar verdim. Sen yok saydın beni ama ben tekrar geliyorum dünyaya.

Masanın başına geçiyorum. Karşımda bej renginde duvar var. Seni düşünüyorum bana nasıl bir ilham verebilirsin diye. Tek ilham kaynağım sensin. O yüzden başka kimseye bakamıyorum. Kimle yakınlaşmış isem    hep canlarını yakıyorum onların. Tıpkı senin benim canımı yaktığın gibi. Seni anlatan kitap yazıyorum demiştin sana. Bana inanmadın ama gözlerinin içindeki gülümsemeyi asla unutmam ben. Bitireceğim o kitabı bana ilham verdiğin süre boyunca.

Beni hatırlamayacaksın hiç bir zaman. Karşına çıktığımda görmezden geleceksin ama unutma görünmezler vardır hep hayatımızda görmesek bile. Kafanı sağa-sola çevir her yerde ben varım ama sen farkında değilsin. Bardağın içindeki su misali kaza ile döktün beni ve gittin bardağına yeniden su doldurdun. Yere döktüğün suyu temizlemeden.


27 Haziran 2013 Perşembe

Zaman

Zaman; bir oluşun içinde geçtiği, geçmekte olan veya geçmiş olduğu süredir. Aynı sevmek gibi aslında. Sevmekte bir zaman oluşumudur. Ne kadar kısa sürse de ortada bir zaman vardır. Sevmek zaman almaz aslında bizden. Kendimizi kaybederiz sevdiğimiz zaman.

En son ne zaman aşık olduk peki? Ya biliyoruz ya da bilmek istemiyoruz. Zaman içinde gidip geliyor aşk hep.  Birinin elinden tutmak varken biz hep başka şeyler ile uğraşıyoruz. Birinin elinden tutamıyor isek elimize bir kitap alıp deniz manzaralı yüksek bir yerde oturmalıyız ve huzurun sesini dinlemeliyiz gözlerden uzak yerlerde. Denize gitmeliyiz. Yüzmek için olmasa bile akşam güneş batarken mutlaka sahilde yürümeliyiz. Sevmesek bile birilerini.

İnsan kendini sevmeli zaman içinde. Yoksa bir başkasını asla sevemez. Sevmek öyle iki dudağın arasından çıktığı gibi kolay değildir. Sevmek birisini hissetmektir, onu içinde yaşamaktır. Zamanını onunla geçirdiğini hep hayal etmektir. Bu hayali de gerçeğe çevirmektir.

Denizin, kitabın, filmlerin verdiği huzur gibi sevdiğimizin de bize huzur vermesi gerekir. Sevebileceğimiz insan zaman içininde karşımıza çıkacaktır. Ya onu sahipleniriz ya da onu görmezden geliriz. Zaman her şeyin ilacıdır ama doktor olan zaman değil bizizdir. Bize zamanın iyi gelebileceğini ancak biz karar verebiliriz.

Deniz kenarında yürümeyi özlediğimi hissediyorum uzun zamandır. Sıcak ve bunaltıcı havası olmasa İzmir'in iyi ama bana huzur veren bir Finike sahili gibi yerleri yok İzmir'in. Antalya'yı özledim. Gitmiyorum bu yaz. Onu görmek istemiyorum artık. Doktor ben isem eğer ilacımı yazdım kendime. Zaman. Dozajını biraz fazla yazdım her ihtimale karşı. Şimdi uzun zamandır yapamadıklarımı yapma zamanı geldi.

Elimdeki tüm kitapları bitireceğim. Yeni insanlar ile tanışacağım. Kendime yeni bir tarz oluşturacağım. Heyecan duygumu dizginlemeyi öğreneceğim. Hepsinden de öte SENİ UNUTACAĞIM...

11 Haziran 2013 Salı

Aslında

Susmak istiyorum. Sadece susup sessizliği dinleyip orada kaybolmak istiyorum. Kimseyi istemiyorum yanımda. Yanındayım diyenler hep benden uzaktalar. Kimseyi istemiyorum artık yanımda.

Dinlemek istiyorum. Sadece dinleyip kendimi bulmak için. Kimseyi dinlemek istemiyorum. Ağaçların deniz kenarında rüzgar eşliğinde çıkardığı o hışırtıyı dinlemek istiyorum sadece. Kimseyi değil o sesi istiyorum.

Seni istemiyorum artık. Sen sen değilsin. Bende ben değilim. Zaman geçti. Köprünün altından çok sular aktı. Karşıma çıksan da desem sana bunları. Haykırsam yüzüne karşı seni istemediğimi.

Konuşmak istiyorum aslında beni anlayan birisiyle. Beni anlamak için ağzımdan çıkan kelimeleri değil, ruhumun anlatmak istediğini anlayan birisini istiyorum. Her şeyin özü seni istemiyorum.

Yolda yürüyorum. Ayağıma bir taş takıp bir sendeliyorum. Sonra dönüp taşa bakıyorum. Benden o küçük ve büyük ki beni sarstı. Anladım sonra. Seni hep büyük görmüşüm küçükken. Meğer sen çok küçükmüş ki büyüklüğünü görememişim. Beni değil hayatımı sendeledin sen.

Pişman değilim aslında. İyi oldu diyorum. Kendime çeki düzen verdim artık. Toparlandım. Sen yoksun artık aklımın ve kalbimin derinliklerinde. Rahatım artık. Sen olmayınca başka birisinin gelmesi daha kolay oluyor.

Şimdi soracaksın bana. Beni unuttun, hayatından çıkardın ama neden bunları yazıya döktün diyeceksin. Haklısın aslında. Sana söylemek isteyip de söyleyemediklerimi yazıya döküyorum ben. Sana söylüyorum ama direkt değil. Dolaylı yollarla. Sen tüm yazdıklarımın sana karşı yazıldığını bilmiyormuşsun gibi davranma artık. Beni dağıttın ama aynı zamanda da toparlayan tek kişisin sen. Seni görmek istiyorum aslında. Gözlerinin içindeki o mutluluğu görüp bende mutlu olmak istiyorum.

Seni değil gözlerinin mutluluğunu görmek istiyorum. Sen mutlu olunca gözünde gülüyor. Sen mutlu olunca bende rahat hissediyorum kendimi. Bir gün karşından geleceğim ama sen beni tanımayacaksın. Kendimi sana tanıtmayacağım. Çünkü sen unutmak istiyordun ve onu da başardın. Kuruyan yaranın kabuğu kaldırılmaz. Kendiliğinden düşmesi beklenir.

2 Haziran 2013 Pazar

Anarşistçe Ağaç Dikelim

Yeşili korumak suç olmuş bazılarına göre. Ağaçların kesilmemesi için elimizden geleni yapıyoruz ama bize "devrimci" ya da "anarşist" diyorlar. Sizin yaptıklarınıza şuan için böyle bir kalkışma yapmayız. Ki bu kalkışma siyasal değildir. Daha temiz bir nefes almak istiyorsak yeşil alanları korumalıyız. Ağaç dikmeliyiz. Hep annem, babam bana derdi "Bu hayatta mutlaka bir dikili ağacın olmalı" diye.

Bir insan nasıl zor yetişiyorsa bilin ki bir ağaç ondan kat ve kat daha fazla zor yetişiyor. Büyüklerimiz bize hep ağaçları ve çevreyi korumamızı söylerdi. Eğer geleceğimizi düşünüyorsak ağaçların kesilmesine izin verilmemelidir. Yeri gelir o ağaçların gölgesinde dinlenir, yeri gelir o ağacın meyvesini yeriz.

Çocuğumuzun elinden tutup piknik yapacak, ağaçların arasında oynayacak, doğa ile baş başa kalıp kafa dinleyecek yer bulamıyorsak kimse bana gelecekten bahsetmesin. Kestiğiniz her ağaç hayatımızdan bir şeyleri kesmeye benziyor. Yeşili sevmeliyiz, KESMEMELİYİZ!!!

Yeşil alanları ve çevreyi koruyup sevdiğimden, böyle işlerin yapıldığı kurumlara üye olduğumdan ve onlara son gücüme destek olduğumdan bana "KOMÜNİST", "ANARŞİST" diyenler var. Desinler. Ama unutmasınlar yarın gölgesinde soluklanamayacağımız bir ağaç olmayacak. Her işi siyasete dökmek geleceğini değil cebindeki "paracıkları" düşünen o küçük beyinlere sahip "gereksiz" insanların işidir.

Bir yeşil alanlık olan parkı yıkıp oraya AVM yaparak kendinize ve çevrenize "rant" sağlıyorsunuz ama küçük çocukları düşünmüyorsunuz. O ağaç görmeyen çocukları beşikten beri AVM'lerde gezdirip sonra ağaç dikmesini beklemeyin. Nerede bir yeşillik alan görse orayı "yatırım için çok iyi bir yer" gözüyle bakar.

Tüm bu olan olaylara inat, anarşistçe herkes eline bir fidan alıp istediği yere dikmeli. Dikilen her ağaç geleceğe yapılan en iyi yatırımdır. AVM ihtiyaç değil bizlere. Bizlere ağaç, orman ihtiyaç. Çocuğunuzun ağaçları görerek büyümesini istiyorsanız herkes eline bir fidan alıp dikmelidir!!!

28 Mayıs 2013 Salı

Hayal Dünyam

Hayal dünyamız ne kadar da güzel geliyor bazen. Her şey istediğim gibi. İstemediğimiz hiç bir şey yok orada. Kimi istiyorsak o var. Gereksiz kimse yok. Engel olmaya çalışan yok. Hayallerimizin önüne geçen yok.

İlk sevgilimizi hatırlar mıyız hiç? Aslında hatırlamak gerek. İlkti çünkü. Unutulmaz. Unutulamaz. Çok hatamızda olsa hep gülümseyerek hatırlarız. Öyle hatırlamıyorsak da öyle hatırlamalıyız. Onunla beraber ne kadar da güzel hayaller kurardık. Sonra o hayal dünyamızı birbirimize anlatıp, kahkahalar atarak gülerdik. Peki bize orada karışan, müdahale eden var mıydı?

İlkin verdiği tadı, zevki daha sonrası/sonraki veremez. Tıpkı susadığımız da ilk içtiğimiz bir bardak su gibi. Sonrası o kadar da rahatlatmaz bizi. Kurulan o kadar hayalimiz var ki yıkılandan az. En çok hayallerimiz yıkılır, kurulmadan. Belki malzemeden çalıyoruz, belki de hayat bizi çalıyordu. Büyük bir bilinmezlik sonuçta.

Bir dünya kurdum hayalimde. Zor anlarımda hep oraya kaçarım. Rahatlatır orası beni. Kimseyi koymadım oraya. Huzuru bozmasın diye. Zamanlar birileri o hayal dünyamın içinde yer alacak o zamanı ben bile bilmiyorum. Yeri ve zamanı geldiğinde o dünyamda yaşamaya değer insanlar bulacağıma inanıyorum.

Kusursuz bir dünya kurmadım. Şimdikinden daha az kusurlu. En azından içine yalan, yanlış, hile koymadım. Üzülmemek için hep. Tek kusuru bana göre orayı hak edebilecek insanları bir türlü seçememem. Öyle kolay değil. Zamanla kendilerinin girmesini istiyorum ama çok uzun zamandır orada yalnızım. Belki de daha da yalnız kalmaya devam edeceğim. Sonun ne olacağını bilemem ama sonucu belki değiştirebilirim. Tıpkı son saniye golü gibi.

Kimileri arayış içerisinde olduğumu düşünüyorum. Haksız değiller aslında. Kusursuz olan minik hayal dünyama yaşamaya değer insanları bulma arayışındayım. Zaman, insanları gerçek yüzünü gösterdiği için bir türlü bulamadığımı düşünüyorum. O yüzden minik hayal dünyamda zaman kavramı yok.

24 Mayıs 2013 Cuma

Kuş Gibi Ol

Koşarsın. Yorulursun. Nefes nefese kalırsın. Yağmur yağar. Islanırsın. Görenler deli sanır seni. Evet deli gibi hissedersin o zaman. Deli olmak suç değil. Bir ayrıcalıktır aslında. Neden mi? Çünkü seni sınırlayan bir şey yok. Kimseyi dinlemiyorsun. Keyfin yetene kadar istediğini yaparsın. Kimsenin kurduğun o küçük dünyaya müdahale etmesine izin vermezsin. Tıpkı sevdiğin gibi.

Kafamda hep bir çatlak var. O çatlağın olduğu yeri, bana verdiği zararı biliyorum ama verdiği zarardan çok yararı var. Kısıtlamıyor bir kere. Küçük düşme, utanma ya da çekinme gibi duygular ya da hisler o çatlaktan çıkıp gidiyor. Ezdirmezsin o zaman kendini. Kimseye zararın olmadan kendi bildiğini yaparsın.

Bir kuş kondu geçen gün pencereme. Konmaz değil ama çok zaman geçmişti pencereme bir kuşun konmayışı. İzledim bir müddet onu. Gözlerinin içine bakmaya çalışıyordum. Bu çalışmamı kolaylaştırmak istercesine bana döndü ve o benim gözlerimin içine baktı uzun uzadıya. Çok tuhaf oldum. Sanki denizin üzerinde koşuyorum da kıyıdan annem çağırıyormuş gibi istekli bir şekilde yürüyordum. Konuşmak istiyordum onunla ama uçtu. Tıpkı birisini severken önüne çıkan engelleri aşmak için kendi kanatlarını kullandığın gibi. 

Birisini sevmek zor değil. Zor olan o kişide kendimizi bulabilmektir. Senin gibi çatlak değil, kendi kanatlarıyla istediği yere uçmuyor ise onu sevmenin bir anlamı yoktur aslında. Elinden tuttuğunda kafanda bir plan olmadan, kimseyi dinlemeden mutlu olabiliyorsan tamamdır. 

Kimsenin arayıcılığı ile sevme birisini. Çünkü hiç kimse kendi beğendiği bir malı başkasına sunmaz. Kendi işini kendin yap ki mutlu da mutsuz da olan sen ol. Tıpkı yürümeye ilk başladığın gibi. Kollarından tutulmadan yürümeyi öğrenmedin ama kendin yürüdün. Öyle de sev. Ama gerçek sev ki üzüldüğünde gözünden yaş gelmesin. Üzüldüğünde kahkaha atabilesin. Yoksa sevmenin ne anlamı var. 

21 Mayıs 2013 Salı

Yüreğimin Sessizliği

Derin bir sessizlik oluyor bazen yüreğimin derinliklerinde. Sonra o sessizliğe kulak veriyorum. Bir ses duyuyorum çok derinliklerden gelen. Ne olduğuma anlam veremiyorum bir türlü. Sadece dinliyorum yüreğimin sessizliğindeki çığlıkları.

Uzun bir süre dinledikten sonra o seslerin tanıdık olduğuna kanaat getiriyorum. Sonra beynimin içinde o seslerin kime ait olduğuna anlamak için bütün yüzleri ve sesleri eşleştirmeye çalışıyorum.

Hepsini eşleştirdim zihnimdeki yüzlerle. Hepsini tanıdım hemen. Hep kalbini kırdıklarımın sesiydi. En zayıf olduğum anda yoklamışlardı. Sessizlik benim en zayıf ama en dayanıklı olduğum andı. Bu sefer farklıydı. Neler hissettiğimi bilemiyorum şimdi. Çok mu kırmıştım acaba o insanların kalbini de şimdi beni en güçlü zayıf anımda yakaladılar?

Haklılar aslında. Bir çoğunu yüzüstü bırakmıştım. Ama kendim için değil onların geleceği için kırdım aslında onların kalbini. Benim ile ağlayıp zaman kaybedeceklerinden ise biraz ağlayıp beni unutup yeni aşklara yelken açmaları daha iyidir.

Ben onlarla geleceğe yelken açsaydım eğer beni unutmak için döktükleri yaşları her gün dökeceklerdi. Onlarda değil suç. Benim çok çabuk sıkılıp onları geride bırakmamdır. Bu huyumdan vazgeçemiyorum bir türlü.

Onları kırdım hep. Beni unuttular ama hep yüreklerinin bir yerinde ben varım o yüzden hep en güçlü zayıf anımda hep buluyorlar beni. Onları hayatları boyunca üzmemek için bir an da üzüyorum. Kendimi böyle teselli etsem de yine de kendimden bazen nefret ediyorum.

19 Mayıs 2013 Pazar

Neden Çocuk Kalmadık Ki?

Ne kadar da güzeldi çocukken hayat bize. Hiçbir şey yoktu kafamızda. Saftık, tertemizdik tıpkı yeni doğan bir bebek gibi. Dostluk, arkadaşlık bambaşkaydı o zaman. Çıkar ilişki neydi bilinmezdi. Her şeyimizi arkadaşlarımızla paylaşırdık. İlk kez gördüğümüz birisinin yanına gidip elimizdeki çikolatanın yarısını verip tanışırdık. Neden büyüyoruz ki istemeden?

Hepimiz özlüyoruz/özledik sokaklarda koşup zıplamayı. Annemizin bize balkondan bağırıp eve çağırmasını. Tüm sokaktaki çocuklar ile beraber saklambaç oynayıp, en sevdiğimiz arkadaşımız ile beraber kimsenin aklına gelemeyecek en küçük yere sarılarak saklanırdık. Ne kadar da masumdu o zaman aşk, dostluk. Tertemiz ve samimiydi. Ucunda hiçbir şey yoktu. El şekerimizi, pamuk şekerimizi, çikolatamızı, gofretimizi... paylaşırdık hep. Bize paylaşmayı öğretmiştiler.

Üç, dört arkadaş beraber olduk mu bir de canımız iyice sıkılmışsa bir araya gelip apartmanları, evleri paylaşırdık. Herkes kendine saklanabileceği bir yer bulup koşabildiği tüm hızıyla koşar zillere basıp saklanacağı kuytuya koşardı tüm gücüyle. Tüm ev sakinleri kapıyı açar, balkona çıkardı. Bazı teyzeler, ablalar bize çok kızardı. Çok eğlenceliydi. Kızmazlardı aslında bize onlar. Sadece zile basıp gitmemize kızarlardı. Zile basıp kapıda beklesek "bana çikolata ver" dediğimizde hiç elimiz boş dönmezdik.

Belki de en güzeli erkek çocukları için sokak futboluydu. Herkes toplanır sevdiği arkadaşlarını kendi takımına alıp yolun ortasına geçip taşlarla kale yapıp futbol oynardık. Herkes gol atmam için koşardı. Rakip takım diye bir şey yoktu hiç. Top o iki taşın arasından geçsin yeterdi. Birbirimize kızmazdık kendi kalemize gol attığımızda. Sarılırdık birbirimize "bir daha olmaz şansın yoktu" deyip teselli ederdik kendimizi.

Kızlarla da kendi arasında ip atlarlardı. Kimisinin bez bebeği vardı, kimisinin plastikten bebeği vardı. Ama şu vardı ki hiç değişmeyen tüm eski kıyafetler o bebeklere kıyafet olurdu eninde sonunda. Çok sevdikleri bir renk olsun hemen onu evden gizlice aldıkları makas ile bebeğine uygun bir şekilde keserlerdi. İğne-iplik yoktu onlar hep uzaktı onlardan. Herkes moda tasarımcısıydı adeta. Çok güzel şeyler yapanlarda çıkardı, sürekli yanlış kesip kumaşları mundar edende vardı. Ama şu var ki hiç kimsenin aklında bir çakal yoktu. Saftık. Elimizdekinin ne olduğunu bilir, ona sımsıkı sarılır kullanabildiğimiz kadar kullanırdık.

Kızların sayısı erkeklerden fazla oldu mu kaçınılmaz evcilik oynanırdı. Neden oynardık hiç bilinmez ama bir an büyümek gibi bir telaşımız vardı. Herkes büyümüş, evlenmiş, çocukları olmuştu sanki bu oyunu oynarken. O kadar ciddi bir oyundu ki hataya yer yoktu. Evde ne görürsek sokaktaydı o hemen. Kızlar yönetirdi sürekli bu oyunu. Anneleri hep şunu söyleyip dururlardı "Dişi kuş yapar yuvayı". Bu sözü hiç unutmazlar ve oyunlara da taşırlardı. Erkekler sadece figurandı bu oyunda. Kızlar yönetirdi masum ve ciddi bir şekilde.

Erkekler bir araya geldi mi hele ki sokakta ise kaçınılmaz futbol oynanırdı. Kızlar az ise ya oynamaz ya da mecburen kaleye geçerlerdi. İçlerimizden birisi topu ya balkona kaçırırdı ya da komşunun bahçesine. Bazen komşu kızardı topumuzu keserlerdi. Ağlardık biz tertemiz göz yaşlarımız ile. O topun sahadan/yoldan çıkmaması için bin bir türlü nasihatlar verirdik birbirimize büyümüş birisi olarak.

Ne vardı da o zaman büyümek isterdik ki? Şimdi büyüdükte ne oldu ki? Hep birbirimizi kırıyoruz. Aklımızda bin bir türlü tilkilikler dönüyor. Birbirimizi bile sevemezken hep canını yakıyoruz başkalarının. Aşk masumluktur. Masumken yaşadığın aşkın tadı bambaşkadır. Tıpkı çocukken olduğu gibi. Severdik karşılığında hiçbir şey beklemeden. Bir kere öptük mü birbirimizi tüm dünya bizim oluyordu. Yanaklarımız kızarıyordu. Elini hiç bırakmıyorduk. Tüm oyunlarda, gezmelerde el eleydik en masun hallerimizle. Şimdi öyle mi peki? Hep çıkar ilişkilerimize göre birilerini seviyoruz. Çabuk sıkılırdık olduk sevdiklerimizden. İşini halleden gider oldu artık. Masumluk kalmadı ne aşkta ne de hayatta.

Çocukken dünya vardı. İçinde sadece bizim olduğumuz başkalarının el değmediği. Sevgi vardı. Kimi sevdiğimizi, kimi sevmediğimizi söyleyebilecek kadar da cesaretimiz vardı. Bir fırsatımız olsa çocukluğa geri dönmek istemeyecek kimse yoktur hayatta. Elimizde olsaydı keşke büyümek de büyümeseydik. Sevseydik yine birbirimizi masumca.

17 Mayıs 2013 Cuma

Sevgili Dediğin

Birine ‘Sevgilim’ dediğin zaman, yanında gözlerinin içine bakmaya utanmayacaksın. Öyle romantik fısıldaşmalarmış, el ele tutuşup bakışmakmış bundan ibaret olmayacak. Deli gibi seveceksin, yağmurun altında el ele tutuşup koşturabilecek kadar çılgın; sonra hasta olduğunda sürekli ‘İlaçlarını aldın mı?’ diye kontrol edecek kadar aşık olacaksın.

 Gözlerine bakmaya hem kıyamayacaksın hem de doyamayacaksın. Kollarındayken kendini çok iyi hissedeceksin. Onun yanında istediğin kadar saçmalayıp istediğini söyleyebileceksin, öyle ağırbaşlı takılmaya falan çalışmayacaksın rezil olmamak için. Bazen dizlerine yatıp hayal kurabileceksin.

 Tek bildiği kelime oymuş gibi sürekli ‘Aşkım’ diye seslenmeyecek. ‘Bebeğim, meleğim’ diyecek sana. Derdin olunca gidip anlatabileceksin, o da sıkılmadan dinleyecek. Yardım edecek. Sana sadece ‘Sevgili’ değil ‘Arkadaş, abi, sırdaş’ olabilecek. Tutku şefkat sevgi her şeyden biraz barındırabilecek içinde. Ve öyle sebepsiz yere gitmelere de kalkışmayacak. Çünkü giderse öleceğini bilecek. O da sensiz yaşayamayacak. Sen ona ihtiyaç duyduğun için değil de,kendisi sana muhtaç olduğu için kalacak.

 ‘Ben gidiyorum’ dediğin zaman, ‘Hayır kal seni yanımda istiyorum’ diyebilecek kadar cesur olacak. Geçmişinin nasıl olduğunu ondan önce kimlerin gelip geçtiğini umursamayacak çünkü kalbinde tek olduğunu bilecek. Hayatını seninle geçirmekten de öte, O’nun hayatının tamamı ‘Sen’ olacak. Senin olacak; seninle olacak.

12 Mayıs 2013 Pazar

Anne

Bugün anneler günü. Bizi dünyaya getiren, bizi dokuz ay karnında taşıyan, her zor durumumuzda bize kol kanat geren kişi ANNE'mizdir hep. Anne, dünyada üzülecek en son kişidir odur aslında.

Bir gece bir çığlıkla uyanıp yavrusunun üzerini örtendir ANNE.
Evladı ağlayınca kolları arasına alandır ANNE.
Yalan söyleyince gözlerinin içine bakarak anlayandır ANNE.
Kendisi aç yatar, evladını doyurarak yatandır ANNE.
Çocuğunun hayallerine destek olandır ANNE.
Hasta olunca sabahlara kadar baş ucunda bekleyendir ANNE.
Aşık olunca bize tavsiyelerde bulunandır ANNE.

Hiç düşündük mü annemizi kendi zor zamanlarımızda bizim için neler yaşadığını? Peki hiç annemizin derdini dinledik mi? Onu üzmemek için elimizden gelen her şeyi yaptı mı?

Tüm bu soruların cevabı büyük ihtimalle "HAYIR"dır. Annelerin ayakları altındadır cennet. Bu sözü hiç unutmamak gerekir. Hayatımızın tüm evresinde bunu hatırlamamız ve bilmemiz lazım.

Bizim tüm zorluklarımızda hep yanımızda duran annemizin peki biz ne kadar onun yanındayız? Huzur evlerinde daha çok hep anneler vardır. Ne yazık ki hep seyirciyiz bunlara. Annelere el kaldıran mı? Onları huzur evlerine bırakıp giden mi?

Anneler günü bir gün değil ömrümüzün tüm günüdür. Bir güne sığmaz anne sevgisi. Hep ve her zaman içimizdedir anne sevgisi. Hiç bir kelime yoktur anne sevgisini anlatacak. Boşuna yazıyorum aslında. Annemize olan sevgiyi hangi kelime ile ifade edebiliriz ki? "Annemi seviyorum" yeter tüm kelimelerin anlamını yitir sadece ona iki kelimeye sarılırız ANNEMİ SEVİYORUM....

4 Mayıs 2013 Cumartesi

Gece ve Kadın

Yine yatağıma uzandım bu gece. Bu sefer farklı bir duygu içindeyim. Yatağıma uzandım her zaman ki gibi en yakın sevgilim olan tavan yine bana bakıyor. Bu sefer benim ona bakasım yok. Nedenini bilmiyorum ama balkona çıkıp bir bağırmak istiyorum. Sessiz gecede kurtarılmayı bekleyen bir kedi yavrusunun çaresizliği şeklinde.

Sigarayı yakıp çıktım balkona. Tavandan uzaklaşmak istiyorum biraz. İçime çektim sigarayı ve kendime sordum "neden sevgilin yok senin" diye. Sessiz ve zifiri karanlıkta sadece kırmızı bir nokta gibi belli olan sigaramla birlikte. Cevap alamadım soruma. Biraz daha durdum ve odaya geçtim.

Işığı açtım karşımda kitaplarım var. Onlara baktım. Sıra sıra hepsi usulca duruyor. Bunları bu beden, zihin okumuş ama ruhuna bir şey katamamış. Gözlerimi kapattım elime gelen ilk kitabın arkasını okumaya başladım. İçimi kararttı. Sonu ölüm ile bitiyordu. Hepimiz öleceğiz ama ben yalnız öleceğim.

Hiç bu kadar kötü hissetmiyordum. Bahar geldi belki ondandır diyerek tekrar balkona çıktım ışığı kapatarak. Balkona çıkışımda hep ışığı kapatırım. Tertemiz gece de kimseye görünmek istemem. Bu yüzden balkona hep çıkarım. Kendimi saklamayı severim kirli dünyadan.

Sessiz gece de bir çığlık duydum. Hemen sesin geldiği yere döndüm. Bir daha dinledim bir kadın sesiydi. Zor durumda belliydi. Hemen üzerime ceketimi aldım ve çıktım evden. İndim aşağıya. Sesin geldiği yere doğru hızlıca hareket ediyordum. Birden ayağıma bir şey takıldı. Baktım kadın elbisesi. Hemen aklıma geldi. Sapığın birisi kadına tecavüz ediyordu.

Buldum onları hemen adamın ensesinden tuttum ve kadını kurtardım. Sarhoştu adam. Ayakta zor duruyordu ama kıyamadım elim gitmedi yumruk atmaya. Biraz iteledim gitti hemen kendisini.

Kadına elime uzattım gecenin karanlığında. Korkuyordu elimi tutmadı. Ağlamaya başladı. Onu sakinleştirdim ve tuttum hemen az önce bulduğum kıyafetini verdim kendisine. Çok korkuyordu, titriyordu. Tuttuğum gibi eve çıkardım onu zorlansa da gelmekte başka çaresi yoktu. Konuşmuyordu benimle.

Kanepenin üzerine oturdu. Bende hemen banyoyu hazırladım. Sıcak su ile küveti doldurdum. Onu banyoya götürdüm ama hala titriyordu. Korkmaması gerektiğini söyledim ona. Üzerindeki yırtık kıyafetini çıkardım ve küvete soktum. Şampuanla yıkadım. Sonra banyoda onu yalnız bıkmak için çıktım. Beş dakika sonra çırılçıplak geldi salona ve boynuma sarıldı. Dikkatlice bakınca sarım mı sarı saçlarının içinde masmavi gözleri adeta ben buradayım diyordu.

Konuşmaya başladı. "İyi ki geldin. Yoksa benim hayatım kararırdı" dedi. Ben bir şey demedim. Hemen ona pijamalarımdan birini getirdim ve giymesini istedim. Oda hemen giydi. Oturduk konuşmasını istiyordum ondan ama o susuyordu. Sonra omzuma yaslandı ve uyudu. Ne olduğunu hala anlayamıyordum.

Gece ile gelen bir kadın ve belki o kadın benim hayatımın içine yerleşmek isteyen birisi idi. Bunu hemen anlayamazdım. Uyanmasını beklemem gerekiyor. Onu rahatsız etmemek için kıpırdamadım yerimden. Uyuyordu ne de güzel. Saçlarını okşamaya başladım. Hiç böyle bir duygu yaşamamıştım. Sevgi kıtırcıkları esiyordu içimde. Çok güzel bir kadın geldi gece ile evime. Gece ve kadın mutluluk getirdi bana birden...

3 Mayıs 2013 Cuma

Bir İnsan Düşün

Bir insan düşünün onun için her şeyi yaparsınız. O ise hiç bir şey yokmuş gibi hareket edip yokmuşsunuz gibi davranır. Sen onu düşün o ise başkasını düşünsün. Senin hissettiklerini o hissetmiyor ya işte dünyan yıkılıyor başına.

Onu düşün, hayallerinin içine koy onu. Hayallerinde başrol olsun o ise castta bile bulunmasın. "Seni seviyorum" dersin o ise sanki elinden şekeri alınmış çocuk gibi bakar ve boynuna sarılmasını beklersin ama o "güler".

Sevgini heba eder ama sen hala seversin. O seni "arkadaş" gibi görür ama sen farklı bir duygu içinde onu hissedersin. Onun ne istediğini bilir, ne düşündüğünü hissedersin. O hiç bir şey yokmuş gibi hareket eder. Seni düşünüyor mu diye hep sorarsın kendine ama o oralı bile değildir.

Gece gündüz karışmış sevmememin nedeni var mı ki onu? Her anımda onu düşünüyorum ama bir tek ben düşünüyorum onu. Bana her şeyi yaptıran o ama o bunun farkında değil. Onun için neler yaptığımı biliyor ama oralı bile olmuyor.

Yazdığım tüm senaryolarda o var, yazmakta olduğum kitap da yine o var ama hiç umurunda değil. Haklı aslında bir bakıma. Kendini bilmiyor o. Onu anlatıyoruz diye bana biraz çıkışıp kötü kelimeler kullanmıştı. Onu hala seviyorum mu diye soruyorum kendime ama cevabını ben bile bilmiyorum.

Sevmiyorum aslında. Sadece onu yaşıyorum ama sadece yaşıyorum. O benim içimde adeta. Bunu bilmiyor ki. Bilse bir şeyinde değişmez. En azından ben değişmem. Ben buyum hala aptal gibi onu seviyorum gelmeyecek, benim olmayacak ama seviyorum işte. Kendine her gün küfür ediyorum. Sevdiğim için lanet okuyorum adeta kendime...

30 Nisan 2013 Salı

İnsanlar

Dert anlatmayı seven insanlar, genelde dertlerine çare bulabilecek insanlar ile sohbet etmek istemezler.
Bazı insaları kendileri yapan şey, dertleridir.
Dertlerini anlatırlar, dertleri ile ilgilenirler. Dertleri onları meşgul eder.

İnsan, aksi giden bir şeylerin varlığına zamanla alışır.
Her şey yolunda ise, bir şeyler eksiktir.
Aslında, problemlerin çözümü; bazı şeylerin eksikliği demektir.

Problemler, sorunlar, dertler, mücadeleler onlarla uğraşıldığı için vardırlar. Eğer üstesinden gelir ya da uğraşmayı bırakırsanız; bir şeyler eksikmiş ya da anlamsızmış gibi hissetmeye başlarsınız.

İnsanlar genelde mazoşisttir.

Konuları farklı olabilir fakat ortak noktaları bir şeyler uğruna mücadele veriyor olmalarıdır.

Farklı ya da zıt konularda mücadele veren insanların tek ortak noktası mücadele veriyor oluşlarıdır . Ve yine onların bir araya gelememesinin tek sebebi yine bu mücadeleleridir.

İnsanlar bir şeyler uğruna yaşamayı, bu uğurda tükenmeyi daima sever.
Çatışmadan dönülen bir gün, boşa geçirilmiş bir günden daima iyidir.

Acı çekmeyi, acı çektirmeyi içselleştirmek; zamanla tüm bunların olağan karşılanmasına sebebiyet verir.
Televizyonda yüzlerce insanın ölmüş olduğunu görmek, zamanla içinizde herhangi bir his uyandırmaz.
Bunun sebebi buna alış(tırıl)mış olanızdır.
Savaşlar, katilamlar, çatışmalar, cinayetler, tecavüzler; olağan, kaçınılmaz gibi görüldüğünden beri, insaniyet namına ne varsa, bazı orospu çocukları tarafından yok edilmiş durumda.

29 Nisan 2013 Pazartesi

Değişiklik İstiyorum Hayatımda

Yine yazmak geliyor içimden. Ama anlaşılmak ya da bişeyler anlatmak için yazmak gelmiyor içimden. Nedenini ben de bilmiyorum ama elim tuşlara gidiyor. Bişeyleri dışa vurasım var. Belki de ruhumun bana verdiği gaz ile yazıyorumdur.

Bahar geldi saldım iyice. Her şeyden soğudum. Yeni hareketler lazım. Sınavlara çalışasım yok hiç. Ders çalışasım var ama bişey okuyasım yok sadece yazmak istiyorum. Ya yeni bir insan lazım hayatıma ya da mevcut kişilerden birinin gitmesi gerek.

Değişiklik istiyorum hayatımda. Birisi gelsin tutsun elimden götürsün beni uzaklara. Kendine katsın beni yeter ki birisi olsun. Öyle çok bir şey değil. Sadece bir kişi istiyorum hayatıma girsin beni değiştirsin.

Sıkıldım artık hayattan gitmek istiyorum ama nereye gideceğimi bilmiyorum. Sadece gitmek istiyorum. Sonunu düşünmeden gitmek istiyorum.

Sevmek istiyorum artık birisini. Sadece sevmek istiyorum. Çok şey değil sevmek sadece sevmek. Sonunu düşünmeden sevmek istiyorum.

Değişsin istiyorum artık hayatım. Sadece değişsin. Birisi tarafından değişsin kendiliğinden değil. Değişim istiyor ruhum sadece değişim. Sonu ne olursa olsun değişsin hayatım.

Sıkıldım artık değişmesi lazım hayatımın. Birisi gelsin değişsin. Çok şey istemiyorum. Değişiklik istiyorum hayatımda SADECE

28 Nisan 2013 Pazar

Huzur, Neşe ve Vefa

Huzur? Mutluluk? Sevinç? Bu duyguların hep hayatımızda olmasını isteriz. Kendimizi nerede rahat hissediyorsak bu duyguları orada yaşarız hemen.

Bizi ne huzurlu, mutlu ya da sevinç dolu eder? Değişir bu kişiden kişiye ama bir kitabın yaptığı etkiyi hiç bir sevgili, insan yapamaz. O kitabın kokusu anne kokusundan sonraki en güzel kokudur. Düşünsenize elinize doğan bir yeni bir bebek. Kitap aldığınızda da öyledir. Elinizin içinde bir bebek sevilmeyi, sevgi vermeyi bekleyen küçücük bir canlı. Kitap da canlıdır. Biz hüzünlenince o da hüzünlenir. Biz ağlayınca o ağlar.

Hayatta en çok sevdiğim iki koku vardır. Birisi annemin kokusu diğeri ise yeni bir kitabın vermiş olduğu o eşsiz koku. Derin bir nefes alınca hemen içinize huzur dolar. O huzuru iliklerinize kadar hissedersiniz. Siz onu sevin o size kendini hemen sevdirir. Şimdi sevmezseniz bile biraz zaman geçsin öyle deneyin. Mutlaka kitaplarda sizi sevecek.

Her kitap bize annemiz gibi bakar. Hep yanımızda, baş ucumuzda ve hatta içimizde. Herkes gider ama onlar gitmez. Gidemezler. Vefalı olan hiç bir şey gidemez. Kitap da vefalıdır. Bazı insanlarda olmasa da bu duygu kitap da vardır.

Yeni bir kitap alınca küçük bir çocuktan farksız oluyorum. İçim neşe dolu, yüreğim pır pır ediyor. O elimden tutup beni götürüyor bu koca hayattan ruhumun derinliklerine. Hep küçük kalacağım ben yeni bir kitap alınca. O duyguyu bir tattınız mı bir daha vazgeçemezsiniz. Sadece bir kez tatmak yeter. Onun elinden, yüreğinden bir tutsak tamamdır o bizimdir artık. Kitaplar bazı insanlardan daha çok mutlu eder bizi. Bazen sadece bakmak bile bize can kadar. Kitap, müzikle beraber ruhun gıdasıdır. Her gıda kedine bağlamaz ama kitap bambaşkadır. 

23 Nisan 2013 Salı

"Hayal"et-mek Yok

Kendime hayal etmeyi yasaklıyorum artık. Neden mi? Her hayal kurduğumda hep yıkılıyor sonuçta. Artık öğrendim ki yıkılacağını bildiğim hiç bir şeyi yapmayacağım. Bir düzen kurmaya çalışıyorum kendi hayatıma ama olmuyor bir türlü. O yüzden gerçeklikten başka bir şey olmayacak hayatımda benim artık.

Elini tutmak istiyorum. Olmuyor. Gözlerine bakmak istiyorum. Bakamıyorum. Ama hep hayal ederdim bunları yapmayı. Olmadı olmayacakta artık biliyorum. Bir kabuğum vardı oradan çıkmam gerektiğini biliyorum ama artık o kabuğa daha da bağlandım ben. Bir tek o üzmüyor beni. Ben ağlıyorum o dinliyor beni.

Hep yüreğimin içindekileri dinledim hayatım boyunca. Ne faydasını gördüm? Hiç sadece göz yaşı ve boşa harcanmış zaman. O yüzden hayal kurmaya yasaklıyorum ki kendime ben bir daha ne üzüleyim. Kalbinim içindeki ağrı bitmez biliyorum. Ama şöyle bir şeyde var. O artık acımıyor. Kırıla kırıla acıyacak yeri kalmadı ki hiç. Yerinden çıkarıp bıraksam onu hiç umurumda değil o derece istemiyorum onu artık ben.

Hep bize filmlerde, kitaplarda insanın kalbi olmadan yaşayamayacağı öğretildi. Ama artık biliyorum ki insan kalbi olmadan daha iyi belki. Ne acır ne de kanar. Hayaller hep üzdü beni sadece o yüzden hayalleri bırakıyorum bundan sonra. Hayal kurmak artık hayalden ötesi başka bir şey değil benim için.

Bugünden sonra hayaller bana uzak dursun. Göz yaşlarımın kıymetini bilmeliyim artık. Kimsenin arkasından, hiç bir şeyin arkasından ağlamak yok artık. Hayal yok artık hayatımda. "Hayal" kelimesini sözcük darcığımdan çıkardım artık. Hayallerin olmadığı yeri dünyama kocaman bir merhaba...

31 Mart 2013 Pazar

Her Hayır "Hayır" Değildir

Bugün belki de hep gördüğüm ama daha önce fark etmediğim bir şeye şahit oldum. Bugün katiplik sınavı için adliyeye gitmem gerekiyordu. Otobüs ile İzban istasyonuna gittim. Sınav bitti geri dönerken dikkatimi yaşlı teyzeler ve amcalar çekti.

Daha önce hiç böyle dikkatimi çekmemişti. Nedenini bilmiyorum ama çok duygulandım birden. Hepsi bana bakıyordu neden bilmiyorum belki de saçlarımadır. Çünkü yedi yıl aradan sonra ilk kez saçlarımı dört numaraya kestirdim. İlginç bir görüntü çıktı meydana. Belki ona ya da benim onlarda bişey gördüğümü hissettiler ondandır. 

Olayı fazla uzatmak istemiyorum. Geri dönerken İzbandan indi herkes. Merdivenlerden yukarı çıkmamız gerekiyordu. Herkes yürüyen merdivende sıra oluşturdu. Yan taraftaki normal merdiveni kullanan olmadı yaşlı bir teyze ile benim dışında.  O teyze yürümekte bile zorlanırken bazı gençler ve orta yaştakiler yürüyen merdiveni kullanıyorlardı. Şimdi biz mi yaşlıyız yoksa o yürümekte zorlanan teyzem mi? 

Kendimizi hiç görmüyoruz. İleri görmek diye bir kavram ve bunu herkes biliyor ama uygulamıyor. Bir engelli vatandaşın yerine kendimizi koyabiliyor muyuz?
HAYIR
Bir hayvanın duygularını anlayabiliyor muyuz?
HAYIR
 Peki biz insanlar birbirimizi anlayabiliyor muyuz?
HAYIR
Hep hayatımızda hayırlar var ama bu hayırlar "hayır" değil tam bir hayır koskoca. İnsan olduğumuzdan utanmamız gerekir aslında bundan dolayı. 

Biz böyle isek bizim çocuklarımız bizden on kat dahası olur. O yüzden kendimize bir çeki düzen verelim. Hileye, torpile, adam kayırmaya, karşımızdaki insanı anlayalım en önemlisi de EMPATİ yapmayı öğrenelim lütfen. Eğer Türkiye böyle gitmeye devam ederse vatandaşlıktan çıkacağım. Bir Türk'e yakışmayan hareketleri yapıyoruz çünkü.

24 Mart 2013 Pazar

Gitti

Herkesin bir hayali vardır. Kimisi gerçekleşir kimisi gerçekleşmez. Bu bizim elimizde değildir gerçekleşip gerçekleşmemesi. Her şey zamanın elindedir aslında biz fark etmeyiz sadece bütün olan biten budur aslında.
Komşu kızı vardır hep güzeldir tüm akıllarda kaldığı kadarıyla.
Bir de onun abisi vardır tüm mahallenin abisidir aynı zamanda.
Belki biz büyüttük o komşu kızını yıllar içinde.
Taşınırlar mahalleden bir gün.
Sen sadece bakarsın arkasından.
Ellini sallayarak uğurlamak istersin ama yapamazsın,
Gidişini görmeye dayanamazsın hiç.

Hayat hep böyledir inişli çıkışlı. 
Ya inersin,
Ya çıkarsın.
Hiç olmadı yerinde sayarsın ama bir yere kadar.
Seni bir kez gördüm sevdim mi bilmem 
ama 
Bir şey götürdün benden sen
Nereye bilmiyorum ama 
Gitti.
Sen de gittin 
Benden aldığın
KALP'DE 

22 Mart 2013 Cuma

Özledim

Sadece susmak gerekir dilin olmasına rağmen
Sus ki ne kadar konuşa bildiğini öğrensinler
Susmak düşünmektir tabi düşünmek için susuyorsan
Adamı sustururlar kimi kadın kimisi ise konuşturur

Hani gelirsin öpersin dudağından ama o sadece şaşırır
Öpersin yanağından bozulur sana 
Öpmezsin hiç kırılır
Öp ki öp sussun ağzı konuşsun gözü 

Her dibe vuruşumuz aslında zirvedir hayatta
Zirve ki tip olsun
Çıkması kolay inmesi zor olsun
Sevmek kolay değil ki

Gel beraber yürüyelim kaldırımlarda
Gel beraber sabahları koşalım
Gel sana her sabah kahvaltı hazırlayayım
Gel ki hayatını yaşatayım sana

Zaman geçer ama sen yoksun
Sen yoksan zaman neden var?
Gelmeyeceksen neden zamanı bıraktın bana?
Her şeyi geç bi kenara bırak sadece 
ÖZLEDİM

20 Mart 2013 Çarşamba

Aşk ve Sevgi

Sevgi mi aşk mı? Hep bu ikisinin arasında kalırız. Bazılarını göre ikisi de aynı, bazılarına göre ise çok farklıdır bu iki kelime. Yoldan birine çevirip "Aşk mı Sevgi mi? diye sorsanız, hemen size ikisi de aynı der ve geçer. Şimdi o kişiye dönüp bir bakalım. Hayatı boyunca kaç kere sevmiş kaç kere aşık olmuş?

Aşk anlıktır. O an hissedersin sonrasında da aynı dır. Bizde bir duygu yaratan her şeye aşığız. Evimizde beslediğimiz balığa, kediye, çiçeğe, her gün evden çıkarken gördüğümüz komşunun güzel kızına ya da oğluna. Şöyle dönüp bir tekrar baksak. Aşk yerine sevgi olsa. Sevgi sürekli olarak artar ama azalmaz. Değişir ve değişir giderek bağlılık artar ne olursa olsun. Hem öyle kolay değildir birisini bir şeyi sevmek. Sevmek için onu kendimizde bulmamız gerek. Bulamazsak eğer ne severiz ne de aşık oluruz.

Aşk diye bir şey var mıdır diye hep soruyorlar insanlar uzun zamandır. Var ya da yok önemli olan sevgidir. Sevgi saçmalayan birine katlanmak, onu yaşamak hatta onun gibi olmaktır. Hayatımızda önemli anlar vardır. Bunlardan birisi de sevdiğimiz ya da aşık olduğumuz andır.

Yazamıyorum bu aralar sevgim azalmış ama şuan yazdığıma göre hala yazıya karşı aşkım devam ediyor. Anlatamadım biliyorum önemli olan anlamak anlatmak değil yaşatmaktır hayatta.

22 Şubat 2013 Cuma

K'ad'ın

Kadınlar ve erkekler. İki farklı kelime ve anlam yüklü iki kelime. Kadın kibarlık ve zariflik simgesi, erkek koruma ve sahiplik anlamına gelmelidir aslında. Erkekler kadınları korumalı ve sahip çıkmalıdır. Kadınlar ise erkeğe yön verir ve destek çıkmalıdır. Kadın gelişmişlik seviyesidir her açıdan.

Şimdi bu duruma bugün gözüyle bakalım. Sokağa çıkın, kendine bakım yapan bir bayana denk gelirsiniz. Artık her bayan kendine bakıyor. Çünkü onlar kendini geliştirdi ve her şeyin farkına varmaya başladılar. Ona bir bakın uzaktan. Yolda rahat yürüyemiyor, mutlaka bir laf atan, ona sözle ya da bedensel taciz yapan olur. İnsan sevgilisini alıp gezemez oldu. İki kız ya da tek başına bir kız sokakta nefes almak için dolaşmaya bile çıkamaz oldu neden? Kimse bilmiyor ama artık herkesin aklında iki kelime belirmeye başladı "para ve seks". Bu ikisinin üzerine kurulmaya başladı artık bir çok hayat.

Hiç bir kimsenin bir başkasının özgürlük alanına müdahale etmesine ne hakkı var ki? Herkes kendi işinde gücünde değilde bir başkasının hayatının mahvetmek niye ki? Bir söz vardı "Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır" diye. Kayboldu gitti artık o söz kadınlar artık erkeklerin arkasında durmuyor. Uzaklaştılar artık tamamen neredeyse. Kadınlarımız artık bize güvenmiyor onlara kötü davrandığımız için.

Kadınlar erkeğin hayatında önemli bir yere sahiptir. Bir işiniz de kadın yok ise o işe ne kadar güvenebilirsiniz ki? Hiç bir kadına cinsel bir obje olarak bakmamalıyız. Onları hayatımızın en değerli yerine yerleştirmeliyiz ki hayatımızın dengesi sağlam olsun.

Ağlayan bir kadın gördüğünüzde hemen ona mendil uzatıp derdini dinleyip onu sakinleştirmemiz gerekir. Her erkeğin yanında, arkasında ya da aklında bir kadın vardır. Her kadın erkeği eğitir ve geliştirir. Hiçbir kimse bir başka kişiyi üzmeye hakkı yoktur. Seveceksen kadını tam, sevemeyecek isen hiç sevmeyeceksin. Severmiş gibi yapıp onu üzmenin bir anlamı yoktur hiç.

Hayat Acı Çekmeni İster



Geçmişteki hiçbir hataların telafisi yoktur, peki ya gelecektekilerin? Hepimizin geçmişinde hataları vardır. Bazı insanları hayatımıza sokmak belki en büyük hatamız. Geçmişteki hatalardan ders almayıp gelecekte de aynı hatayı yapmak neden ki?

Yasemin, on dokuz yaşında, sarışın ve onu ilk kez görenleri hemen etkiler ve tüm dikkatini üzerine çekebilen bir kızdır. Hiçbir sorunu ve hatası olmadığı halde hayat onu üzmektedir.  Sevgilisi Anıl hayat ile birlikte olup Yasemini üzmektedirler.

Anıl, kendin halinde gözü hep dışarıda olan birisidir. Yasemin ile bir şekilde tanışıp onu kendisine bağlamıştır Anıl. Yasemin’i bir şekilde kendine bağladıktan sonra bir başka kız ile de görüşmeye başlar.
Yasemin ile Anıl’ın tanışmalarının yıl dönümü akşamı hiç bu kadar üzüleceğini bilmezdi Yasemin. Anıl o gece buluşmaya gelmemiş ve sabah kahvaltı için bir kafede buluşmuşlardır. Anıl masadan kalkıp lavaboya gider. Telefonunu masada unutur Anıl. Telefona mesaj gelir Yasemin eline alıp mesajı okur. Okuduğunda tüm dünyası başına yıkılır. Mesaj bir kızdan gelmiştir. “Dün gece bir harikaydın bugün de gelir misin?” mesajını görünce yüzünün rengi attı. Anıl’ın tanışma yıl dönümünde başka bir kız ile birlikte olmasına iyice kızan Yasemin Anıl’ı hayatından silmiştir artık.

Ağlayarak kafeden ayrılar Yasemin kendini en iyi hissettiği yer olan deniz kenarına gider. Hiçbir zaman yanından ayırmadığı günlüğünü çıkarıp başından geçenleri, duygularını günlüğe yazar.
Artık hayattan bıkmıştır. Kendini denize atmak ister ama deniz derin olmadığı için denizin içine doğru yürümeye başlar. O sırada kıyıda gezinen Arda, Yasemin’i görür hemen onu kurtarmak için denize atlar. Yasemin’i kıyıya çıkarır. Ve Yasemin’in hayattan acı çekmesinin devam etmesini isteyerek onu kurtarmıştır sanki.

Olaydan bir hafta sonra tekrar deniz kenarına giden Yasemin’in günlüğünü bulur ve onu okumak için deniz fenerinin oraya gider. Aynı acılarını tekrar yaşar.

18 Şubat 2013 Pazartesi

İnsan En Az 3 Kişidir

İnsan en az üç kişidir. Kendisi, olmak istediği kişi ve aradaki farkta yaşayan üçüncü. En sahicisi de bu üçüncüdür. Olmak istediğin kişiden kendini çıkardığında, aradaki farkta yaşayan kişidir en çok sana benzeyen. Ne kendin kadar huzursuz ne de olmak istediğin kişi kadar hayalidir o. Yine bu yüzden iki insanın birbirine âşık olması en az altı kişi arasında geçen bir hadisedir. Hangi kişiliğinin hangi kişiliğe, hangi parçanın hangi parçaya özlem duyduğunu çözemediğinde, içmeyi unuttuğun sigara parmaklarını yakana kadar karşı duvara bakarsın.

Ve o zaman anlarsın hayatının uzun zamandır neden başka birinin hikâyesiymiş gibi gözükmeye başladığını. Sokak lambalarının ölgün ışıkları karanlık odalara vurduğunda, duvar saatinin tik taklarından başka ses yokken yanında, sanki bir tek sana açıklanmayan bir sır varmış gibi beklerken anlarsın aslında boşa beklediğini. Tünelde sana yol gösterecek rehberin, karanlıktan başka bir şey olmadığını anlarsın. Anne diye ağlayan çocukların aradığının çoğu zaman şefkatli bir baba olduğunu anlarsın. Çekip gitmek isterken görünmez bir elin seni nasıl durdurduğunu anlarsın.

Kırk yaşında ama altmış gösteren adamlara daha dikkatli bakarsın o zaman. Kahvelerin dışarıyı göstermeyen isli camlarına. Berduşlara ve kör kedilere bakarsın. Gözbebekleri kaymış esrarkeşlere. Suyun üstüne çıkmış ölü balıklara. Havada asılı gibi duran yırtıcı kuşlara daha dikkatli bakarsın.

Çabalarının sonuç vermediğini gören umutsuz insanların bakışlarıyla ancak o zaman buluşur bakışların. Bir yağmur çaktırmadan dindiğinde. Bir gün çenesi ağzının içine kaçmış dişsiz ihtiyarlardan birinin de sen olabileceğini bilirsin artık. Bir gece ansızın, yapayalnız ölmekten korkarken, cesedimi komşular mı bulacak yoksa sayım memurlarımı diye düşünürken hissedersin göğüs kafesinde her gün biraz daha büyüyen, kimsenin kapatamayacağı o boşluğu. Bir kokuya sarılma isteğini. Bir ömür gibi geçmiş zor, uzun günlerden sonra anlarsın ruhunu zehirleyen karmakarışık düşünceleri. Büyük heyecanlardan sonra çöken bitkinlikleri. Kimsenin bulutlara bakmadığı bir şehirde bir lafı döndürüp dolaştırmadan anlatmanın imkansızlığını. Belki de insanın ne anlatacağını bilemediğinde şair olduğunu anlarsın.

Gözyaşların kurumadan gülmeye başlarsın o zaman. Çünkü bilirsin ki seni artık kimse kandıramaz kolay kolay. Mutsuz insanları kandırmak zordur çünkü. Hayata her zaman kuşkulu gözlerle bakan, mutsuz insanları kandırmak, herkes bilir bunu, çok ayıptır çünkü.

16 Şubat 2013 Cumartesi

Buyrun

Sümeyye Erdoğan. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın en küçük evladı. Sümeyye Erdoğan kamuoyunda, türbanlı olduğu için(!) Türkiye’de okuyamadığı ve bu nedenle Amerika’ya gitmesi ile biliniyor. Sırası gelmişken yazalım, medyanın bir hatasını düzeltelim:
Sümeyye Erdoğan 2002′de girdiği ÖSS sınavında 134,5 puan aldı. Yani 120 olan dört yıllık üniversite tercih barajı düşünülürse Sümeyye Erdoğan’ın bu puanla Türkiye’de dört yıllık bir üniversiteye girmesi mümkün değildi. Üstelik orta öğretim başarı puanı 42,6 idi. Okul başarısını gösteren bu puan Sümeyye Erdoğan’ın ortalamanın altında(!) bir öğrenci olduğunu gösteriyor.
Yaniii türban(!) bahane…. Olay türban meselesinden çok lise başarısıyla ilgiliydi. Türkiye’de üniversiteyi kazansa gider miydi? bilinmez. Ama bu gerçeğin de bilinmesi gerekiyor neyse…
Sümeyye Erdoğan, o yıl ABD’de İndiana Üniversitesi’nde The School Of Public and Enveriomental Affairs (kamu ve çevre işleri) departmanında Policy Studies (politika araştırmaları) eğitimi gördü. Yani yine medyanın yazdığı gibi “tarih” okumadı.
ABD’deki okula başbakanımızın parasızlığı(!) yüzünden, Ramsey’in Sahibi Remzi Gür’ün bursu ile gitti. Hatta burs o kadar azdı ki(!) Sümeyye Erdoğan’ın protokolde giyecekleri kıyafetleri de sponsor desteğiyle yaptırıyorlar, Amerika’da yemek davetinde 3.000 dolarlık ceket giyebilip ancak(!) 500 $’lık başörtüsü takabiliyordu. İşte bu video’da sayın başbakanımızın parasızlığının(!) ispatıdır. Bu video’da sayın başbakanımız Remzi Gür’den, Sümeyye Erdoğan için Amerika’ya gönderilmesini istediği rica ettiği(!) 
Ve bir ara gündeme şöyle geldi; Sümeyye’nin katıldığı harem-selamlık piknik fotoğraflarını yayımlamasıyla gündeme gelen ABD’deki ‘Jöntürk’ isimli haber sitesine sansür geldi. Jöntürk’ün iddiasına göre, yayınlarını geçen hafta iki gün boyunca kesen ABD’li hosting (internet hizmet sağlayıcısı) firması, bunu Ankara’dan önemli bir kişinin telefonu üzerine yaptı. “jonturk.com” adresinden yayın yapan siteyi, ABD’deki bir grup Türk ve Alman gazeteci kurdu. Jöntürk’ün 14 bin kayıtlı üyesi var.

Ankara’dan telefon:
Sitenin daha önce yayımladığı ABD’de halka açık bir parkın ortasında ayrı yerlerde namaz kılan öğrencileri gösteren fotoğraflar basında da yer almıştı. Sitenin yayını, geçtiğimiz pazar Hugehost isimli hosting firması tarafından sözleşme ilkelerine uyulmadığı gerekçesiyle haber verilmeden kesildi. 14 bin üyesini de kaybeden site, yeni bir hosting firmasıyla anlaşarak, salı günü yeniden yayına başladı. Sitenin kurucusu Fatih M. Yılmaz, “Görüştüğümüz Hugehost firma yetkilisi, isim vermedi, ancak Ankara’dan bir telefon aldıklarını ve konudan rahatsız olduklarından bize hizmet veremeyeceklerini söyledi” dedi.
Daha sonra İndiana’da Müslüman Öğrenciler Birliği’ne üye oldu. 2005 yılında mezun oldu. Yani dört yıl okumadı. Üstelik bir yılda uzattığı, basında yazıldığına göre Sümeyye Erdoğan iki yıllık bir okulu bitirdi. Ardından, okuldaki yakın Ürdünlü arkadaşları ve Ürdün Kralı Hüseyin’in eşi Rana’nın teklifi ile Ürdün’de Arapça eğitimi aldı.